05 Ekim 2009

Film Yorum 87 - Surrogates

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0986263/

Yönetmen: Jonathan Mostow

Oyuncular: Bruce Willis (Agent Greer), Rosamund Pike (Maggie Greer), Radha Mitchell (Agent Peters), Ving Rhames (The Prophet), Michael Cudlitz (Colonel Brendon),James Cromwell (Older Canter)

Gelecekte iyi görünümlü ve uzaktan kumandalı makineler olan suretler, insanların yerini almakta ve böylece insanların evlerinin rahat ve güvenli ortamından çıkmadan dışarıdaki hayatı yaşamalarına imkan tanımaktadır.

Ancak bu güvenli yaşam, sureti öldürülen bir öğrencinin de ölmesi ile sona erer. FBI ajanları Ajan Greer ve Ajan Peters, bu cinayeti araştırtıkça arkasındaki yüksek teknolojiyi ve derin bağlantıları çözmeye başlarlar. İşler sandıklarından çok daha ileriye gitmekte, suretlerle dolu dünyayı sorgulamaktadırlar.

Artılar:
* Film farklı konusu ile ilgi çekmeyi başarıyor ve film boyunca yer yer bu merakı devam ettiriyor.
* Makyajlar ve oyunculuklar da filmin vermek istediği havayı tamamlıyor.
* Çok başarılı olmasa da suretlerle dolu bir yaşam tarzını hissettirebiliyor.
* Sanırım "Escape from L.A." idi, o filmdekine benzer orijinal, eğlenceli bir sona da sahip. :)

Eksiler:
* Olaylara dünya çapında bakma (bakmaya çalışma aslında çünkü olmuyor çoğunlukla) tipik bir Amerikan sinema rezaleti olup bu filmde de bol bol mevcut. Nedense bu robotları tek bir şirket yapıyor, tüm dünya aynı sisteme bağlı, saniyeler içinde milyonlara yükleme nasıl yapılabilir, Amerika'da olan olaylar dünyada da aynı şekilde mi olur (Amerika'lıların dünyayı bilmediklerinin delili), vs. eğlencelik hususlar işte.
* Bir de seyirciye yönelik yapılan açıklamalardan daha saçma olan, kahramanımıza yapmaması gereken şeyi anlatan (ki böylelikle yapabilsin diye) bir salağın filmde mevcut bulunması. Filmi seyredenler anlamıştır sonundaki bu basitliği...
* Filmin vermek istediği mesajlar daha dramatik ve güzel bir şekilde verilebilecekken, kurgusu daha iyi olabilecekken, çok sığ kalıyor maalesef.
* Robotların kabiliyetlerini sadece bir sahnede görüyoruz, nedense insanlar bu kabiliyetleri günlük hayatta hiç kötüye kullanmıyorlar, neden? :)
* Yav bi filmde de hep saniyeler geçip de son saniyede olay halledilmesin kardeşim, amma sıktı bu klişede!!!
* Bir de Bruce Willis artık kaçıncı kez karısıyla sorun yaşayan polis rolünde, bu rol sayılmaz artık, alışkanlık oldu bre... :)

+ veya - bilemem, ama bir çok filmi çağrıştıran bir yapısı var: I Robot, Island, Terminator, AI, Escape from L.A., Stepford Wives, ...

04 Eylül 2009

Film Yorum 86 - G.I. Joe: The Rise of Cobra

G.I. Joe: The Rise of Cobra

6.5/10

http://www.imdb.com/title/tt1046173/

Yönetmen: Stephen Sommers

Oyuncular: Adewale Akinnuoye-Agbaje (Heavy Duty), Christopher Eccleston (Destro), Joseph Gordon-Levitt (The Doctor / Rex), Byung-hun Lee (Storm Shadow), Sienna Miller (The Baroness), Rachel Nichols (Shana ’Scarlett’O’Hara)

Bir önceki ortak çalışmaları “efekt bol, gerisi boş” Transformers ile dünya çapında büyük bir gişe başarısı sağlayan Paramount Pictures ve Hasbro, yine olağan üstü gereksiz bir macera-aksiyon filminde bir araya geldi.

G.I. Joe ekibi, Mısır çöllerinden, kutup buzullarının altındaki sulara varana kadar her yerde en gelişmiş casusluk ve askeri ekipmanları kullanarak, manyak silah satıcısı Destro ile gizemli Cobra örgütünün dünyayı kaosa sürüklemesine engel olmaya çalışıyor.

Artılar:
* Artılar filmden ne beklediğinize o kadar bağlı ki...
* Dediğim gibi Transformers 2 misali efekti bol olup onun dışında bir şey içermeyen bir film arıyorsanız tam o kıvamda bir film. Kabul etmeliyim ki aksiyon sahneleri yer yer oldukça etkileyici. :)
* Hayal gücünüzün sınırlarını teknolojik mantık dışılık ve senaryo kopuklukları ile zorlayarak sizi yer yer değil tüm film boyunca kopartan kareler ile neredeyse kahkahalara boğarak bir komedi filmi gibi de seyredebilirsiniz. :)
* Hakkını yemeyelim, karakterleri tanıtmak açısından geçmişin canlandırılmasının (flashback) kullanımları güzeldi.

Eksiler:
* Hangi birini yazmalı ki, yine sinema sanatının s’sini içermeyen bir yapım için...
* Film tamamen gişeyi hedefleyen, başka da bir kaygısı olmayan bir yapım.
* Bir de alıştığımız Amerikan propagandasının dozunu Transformers 2’den sonra daha da bir arttıran ve militarizm açısından tavan yapan bir yapım. Gerçi temel aldığı çizgi film de öyleydi ama daha çok iyi-kötü savaşı noktasında duruyor gibiydi. Tabii “Elin adamı yapar propagandasını, siz de yapın, seyretme o zaman” denebilir, ama bu seyredip eleştirme hakkını elimizden almaz, artı, zaten film de sinema açısından belirtilen noktanın çok ötesinde abartılı bir yapım.
* Filmin her yanı mantık hataları ve teknolojik zırvalarla dolu.
* Nano yaratıklar var da neye benzediği meçhul, "DTESS" filminde bile gösterdiler, saçma da olsa.
* Askerler her ne hikmetse tam da G.I.Joe'ya alınabilecek durumdalar, her şey ne kadar hızlı gelişiyor, düşünmeye gerek yok gerçi de takibi bile zor. Karakterler enterasan da olsa tavırlar o kadar klişelerle dolu ki. Baranoes'in bir yerde yürüyüşü de o kadar komik ki, iyi kasmış. :)
* İzleme aygıtını algılayan cihaz, nedense tekrar açılınca algılayamıyor, enteresan.
* Nano yaratıklar joker gibi her göreve uyarlanabiliyor. İmkansız diye bir şey yok.
* Muhteşem zırh ile her türlü abartılı hareket yapılabilir, anladık da fizik kanunları da mı değiştirilebiliyor, yuh...
* Bazıları zırh olmadan da o yeteneklere sahip, bkz. motosiklet süren kısa araba çarpıyor, o da ne, yola devam, acımadı ki!!!
* Adam uçakla füze takip ediyor, hadi onu geçtim balistik füze niye sürekli manevra yapıp duruyor, hadi onu da geçtim, Rusya'dan sonra ABD'ye nasıl yetişiyor, hadi onu da geçelim ama terminal safhadaki bıdık füzenin gaza basması da ne yav??!!! Tam bir saçmalıklar abidesi. (Meslek bu konularla ilgili olunca, insan yutamıyor maalesef...)
* Cobra örgütünün minibüsü de James Bond arabasını bile solluyor, her türlü silah var...
* Hele denizaltıları süper. Bilinen tüm teknolojiler var, üstelik kullanımı da çok kolay, aklınızdan her geçeni anlayıp yerine de getiriyor. :)
* Ölen adamın beynindeki bilgileri alabilmenin mümkün olduğu seyirciye anlatılıyor ki inanalım, gerisini düşünmeyelim.
* Tüm ekibin bizim kahramanlara olan desteği, birliktelik ruhu, olay bitene kadar tipik film klişesi ile ayakta sap gibi durup sonra da sürü gibi birlikte bağırmaları da komedinin son noktası...
* Bir de aynı ekip neredeyse kesintisiz, her açıdan kahramanlarımızı görüyorlar; her konudan herkes haberdar, iletişim inanılmaz, sanırsınız bizim kahramanları bizimle birlikte ekrandan en ücra yerde bile seyrediyorlar!..
* Filmde bir sahnede Brandon Fraser da gözüküyor ama ne işi var onun orada derken, yönetmenin “The Mummy” ve “The Mummy Returns” filmlerinin yönetmeni olduğunu da hatırlıyorsunuz. Haa, bir de mumya rolündeki oyuncu bile bu filmde oynuyor.
* Hatta bu yönetmen amcam piramitleri o kadar sevmiş olacak ki, mumya filmleri sonrası Transformers 2’de ve bu filmde de saçma sapan bir şekilde pervasızca utanmadan seyirciyi aptal yerine koyarak kullanmaktan da kaçınmamış. Bir ara "bunlar piramitin altında gizli üslerinde takılırken üste de Transformer’daki malum sahneleri gösterseler bari bu filmde, iki film aynı anda çekilmiş gibi olur, gönderme de olur" diye koptum valla.

Daha gülmekten kırıldığımız ne sahneler vardı kimbilir, hatırlatan olursa eklerim. :)

Not: Filmin sonunda maalesef devamının geleceği de anlaşılıyor.

02 Eylül 2009

Film Yorum 85 - Ice Age: Dawn of the Dinosaurs

8/10

http://www.imdb.com/title/tt1080016/

Yönetmen: Carlos Saldanha

Seslendirenler: John Leguizamo (Sid), Denis Leary (Diego), Queen Latifah (Ellie), Ray Romano (Manny), Chris Wedge (Scrat)

Buz Devri serisinin üçüncüsünde Scrat yine asla ele geçiremediği meşe palamudunun (ve bu sefer belki aşkın da) peşindedir. Manny ve Ellie yavruları minik mamutun doğmasını beklemektedirler. Miskin Sid, bulduğu dinozor yumurtalarından çıkan yavrularla kendine geçici bir aile kurar, fakat bu Sid için pek de iyi olmayacaktır. Kılıç dişli kaplan Diego da arkadaşlarıyla ilişkisinde çok yumuşak bir tavır sergileyip sergilemediğini sorgulamaktadır.

Sid’i başına aldığı belalardan kurtarmak için çıktıkları yolculukta kendilerini birden gizemli bir yeraltı dünyasında bulan ekip, karşılaştıkları dinozorlar, aklını kaçırmış gibi duran değişik hayvan türleri ve tek gözlü, acımasız dinozor avcısı gelincik Buck ile heyecan dolu ve bir o kadar da eğlenceli bir maceranın ortasında kalırlar.

Kahramanlarımız Sid, Manny ve Diego'ya ikinci bölümde yer alan Ellie ve fareler, bu bölümde de eşlik ediyor.

Artılar:
* Film, ilk iki filmdeki konu ve karakterleri güzel bir şekilde kullanmaya devam ediyor. İlk film kadar olmasa da başarılı bir animasyon olmuş.
* Özellikle en ilgi çekici karakterlerden Scrat’in paralel süren palamut macerasını bu sefer arttırarak güzel bir şekilde sunmuşlar.
* Yeni eklenen Buck karakteri de Karayip Korsanları’ndaki Jack Sparrow misali ortama renk katmış.
* Bu sefer, buzullar dışındaki bir ortamda da karakterleri seyretme şansımız oluyor.
* Özellikle Türkçe seyrettiğinizde ilave espriler de mevcut.
* Filmde bol bol esprili sahneler ile gülmekten kırılıyorsunuz, keza karakterlerin söz ve tavırları da eğlenceli.
* Tabii bu kadar sahneyi film sonrası "unutma eğrisi" kuralına göre hatırlamıyorsunuz, ama gülme gazının olduğu bir sahne var ki, unutulmaz sanırım. :)

Eksiler:
* Film 3 boyutlu, ama belki sinemadan olsa gerek çok da 3 boyutlu sahne fark edilmiyor. Zaten bu film için de gerekli değildi, kendisi yetiyor. :)
* İlk filmdeki orijinallik sonrasında, aynı karakterler ve tekrarlayan davranışları, bu son filmde bazı yerlerde zorlama espri hissi uyandırıyor insanda.
* Bir de diğer filmlere nazaran aksiyon kısmı daha bir eksik gibi geldi bana.

09 Temmuz 2009

Film Yorum 84 - Transformers: Revenge of the Fallen

7/10

http://www.imdb.com/title/tt1055369/


Yönetmen: Michael Bay

Oyuncular: Shia LaBeouf (Sam Witwicky), Megan Fox (Mikaela Banes), Josh Duhamel (Major Lennox), Tyrese Gibson (Robert Epps), John Turturro (Agent Simmons)

Autobotlar'ın kazandığı zafer sonrası, Dünya'daki diğer Decepticon'lara karşı mücadeleleri devam ederken, Decepticon'lar da Megatron'un yeniden dirilmesi ve Fallen isimli bir başka robotun Dünya'yı ele geçirmesine yönelik planlarını sinsice uygulamaktadırlar.
İnsanlar bu arada Autobotlar'ın sadakatini sorgulamakta, Sam Witwicky ise bütün bu olayların dışında kalarak okuluna gitmeye çalışmaktadır.

Artılar:
* Film, Transformers serisinin temel öğelerini yer yer kullanırken, bol efekt ve aksiyon sahneleri ile iş yapmaya çalışıyor. Yer yer başarılı da olsa filmi kurtarmıyor ama.
* Arada sadece Optimus'un harcandığı bir döğüş sahnesi var ki o gerçekten destansı ve güzel olmuş.
* Yer yer de eğlence ve espriler var, eh işte dedirten.

Eksiler:
* Nereden başlamalı ki, bir yerden dalalım:
* Orijinal Transformers çizgi filminin o sade, renkli, hoş görünümlü robotlarını alıp da böyle ucube, hilkat garibesi, tipsiz, karmaşıklıktan ne olduğu anlaşılmayan, dönüşümü bile görülemeyen, dikenli ve itici yaratıklara çevirmek hangi densizin fikriymiş acaba? Optimus'un ve Megatron'un filmdeki tipleri de çok kötü maalesef.

Bkz. alttaki resimlerdeki çizgi film versiyonlarına:




* Orijinal hikayedeki (ki çizgi filmini kastediyorum) çoğu karakterin harcanması da ayrı bir durum.
* Yine orijinal hikayede robotlar arasındaki savaşın hele de bu son film ile insanlar odaklı bir duruma, yo yo daha da doğrusu her operasyonu büyük başarı ile yürüten insan ötesi Amerikan ordusunun yürüttüğü bir operasyona dönmesi de ne kadar acınacak bir durum.
* Shia LaBeouf ve Megan Fox'un oyunculukları vasat olmakla birlikte, M.Fox'un filmde bulunma sebebinin oyunculuk olmadığı aşikar olduğundan vasat bile demek abesle iştigal olur...
* Filmin sahneleri arasında da o kadar çok kopukluk var ki, bir anda piramitlerin oradaki kovalamacadan gece romantik bir sahneye oradan da tekrar aramaya geçiş pat diye oluyor.
Üstelik kahramanlarımızın buna ayak uydurma hızları ve umursamaz tavırları da (sahneleri çekerken kendilerini konuya ne kadar verdikleri) ne kadar başarılı (!) bir oyunculuk sergilediklerinin ispatı...

* Mantık hataları konusunda film yeni bir rekora koşmayı da başarıyor. Mantık hataları ile kastım, zaten dönüşen ve kendi kendine giden robotlar değil. Her filmi kendi ilk koşullları ve varsayımları ile kabul ettikten sonra (ki bu filmde o robotları kabulleniyoruz zati) bu koşulun devamını nasıl getirdiği ve akışının uyup uymadığı, mantıklılığı, vs.:
- İlk filmden hediye olan ve orijinal hikayede olmayan enerji kaynağının her alet edavatı robota dönüştürmesi iyice cıvıtmış. Mevcut metale enerji ver, sonra olmayan devreler oluşsun da her biri özel bir yetenek kazansın (robotun gözü, beyni, kulağı, sensörleri, vs. vs.) bi de silaha sahip olsun da, bi de utanmadan yazılımı olsun?? Filmde halbuki bu saçmalığa hiç gerek yok, ortalıkta dolaşan ev aleti robotlar olmasa da olur.
- Zaten uzaydan gelen robotlar (nasıl olduğunu boşver ki o da çizgi filmde var) ve bunlara enerji (sadece enerji/hayat) veren küre yeterli, bunun üzerine niye bir şeyler sıvamaya çalışırsın ki ey yönetmen/senarist, her kim ise o akıllı!
- İlk filmde Optimus Prime'ı Megatron'a göre daha zayıf gösteren aynı şahsiyet (ki normalde eşit güç olmalı), ikinci filmde de "Prime, Prime" diye bir şeyler saçmalayıp, herkesten güçlü hale getirmiş ve 1-2 dakikalık iki döğüş ile filmin sonuna etmiş, hatta oldu bittiye gelmiş. Beklenen dövüş sahnesi seyircinin kursağında bırakılmıştır.
- Terminatör vari bir robot ise filmin en büyük saçmalığı, mevcut robot mantığına tamamen aykırı (tiyo: yumuşak deri ne alaka?)
- Piramitlerde o silah duruyor ve biz insanoğlu denen ilkel varlıklar onu görmüyor hiç, hangi dünyada yaşıyor bu salak senarist/yönetmen??
- Yine tapınakta o metaller incecik bir duvarın arkasında ve ilkel teknolojisi henüz metal dedektörü icat edememiş biz insanoğlu bunu bulamıyoruz??
- Üstelik dedektörümüz yok ama Amerikan ordusu Devastator'u alt edecek teknolojisi harikası bir silaha sahip??? Komedide son nokta...
- Amerikan ordusu Decepticon'larla çarpışırken ne kadar da başarılı!!!
- O dikenli yaratıklar insanlarla mücadele ederken bizim kahraman ne de güzel yarasız kurtuluyor (ki her taraflarını bıçak gibi keskin yapan da bu aynı zeki senaristler!!!). Sondaki yara da iş olsun diye işte. :)
- Hadi çocuğu geçtim, yanındaki konu mankeni kızın elbisesi (ki beyaz) bile kirlenmiyor yav, yuhhh artık!!!
- Piramitler ve diğer tapınakları ziyaret eden turistlerin hiç olmaması da ne kadar mantıklı!
- Devasa robotlar yere sertçe basıyor, devriliyor yuvarlanıyor ama ses efektleri/hissi bir Jurassic Park'taki T-Rex kadar bile değil, yazık...
- Işınlanmayı nereden çıkardınız bre, ey insafsızlar?? Ama ne yapsınlar, ABD'den Mısır'a nasıl gidilecek bu tempoda...
- İlk filmde Amerikan uçaklarının/helikopterlerinin canına okuyan Starscream ve saz arkadaşları, bu filmde nedense havada geri zekalı gibi daireler çizip Amerikan uçaklarının şov yapmasına müsaade ediyorlar, öf ki ne öff...
- Yine iki atışla Mısır helikopterlerini düşüren The Fallen, Amerikan uçaklarının sahip olduğu görünmez kalkanları yüzünden onlara bir şey yapamıyor, inanılmaz!!!

Tek cümle ile: Aksiyon ve efekt çok, gerisi yok...

Not: Bu iki filmin öncesinde bildiğimiz, sevdiğimiz bir çizgi film serisi (hele de şahane müzikleri ile Transformers: The Movie) olmasa ve orijinal hikayeyi/robotları bilmesek belki de ilk filme güzel diyebiliriz. Ama 2. film gerçekten de başarılı olmamış. Film ve çizgi film imdb puanlarını kıyaslayınca da bu görülüyor, çok şükür. :)

Hele aşağıdaki güzel anlatımlı şu yorumu da okuyunca buna iyice kanaat getirdim.
Okumanızı tavsiye ederim, oldukça da eğlenceli:

- http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=1989

25 Haziran 2009

Film Yorum 83 - Traitor

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0988047/

Yönetmen: Jeffrey Nachmanoff

Oyuncular: Don Cheadle (Samir Horn), Guy Pearce (Roy Clayton), Jeff Daniels (Carter), Neal McDonough (Max Archer)

FBI ajanı Roy Clayton, uluslararası bir terör örgütünün gerçekleştirmeyi planladığı sansasyonel eylemi haber alarak operasyonlar ile elebaşını yakalamaya çalışmaktadır. Bu arada eski bir ABD Özel Harekât subayı olan Samir Horn’un da olaylara karıştığını fark ederler, ancak gelişmeler beklediklerinden çok farklı yönde gerçekleşmekte ve zaman gittikçe daralmaktadır.

Artılar:
* Film, son zamanlarda müslümanlara gerçekçi yaklaşım ve olayları tüm yönleri ile ele almak anlamında "Body of Lies" filmindekine benzer, hatta ondan daha objektif şekilde olumlu yanlar içeriyor.
* Özellikle ele aldıkları konuya hakimiyet, ciddi ve oturaklı bir film yapmak anlamında başarılı olmuşlar. Hatta namaz kılmayı bile yatıp kalkma olarak gören ve filmine koyduğu konudan bihaber nice Hollywood yönetmenine göre derslerine çalışmışlar. :)
* İğneyi kendine batırmak anlamında hristiyanların fanatizmine ufak da olsa bir gönderme mevcut. Bir de müslümanlığı terörizmden ayıran ifadeler/tavırlar da idare eder.
* Şaşırtıcı bir replik aklımda kaldı: "Bir zamanlar, Amerikalılar da İngilizler'in teröristleriydi, geçmişlerini unuttular."
* Konunun ele alınışı, karakterler, senaryo ve hatta yer yer gerilim bile güzel olmuş.
* Hikayedeki biraz tahmin edilen bir gelişme ve "The Departed" filmindekine benzer bir durum da filme renk katıyor.

Eksiler:
* Filmin genel yapısında bazen konuda kopukluklar oluyor, senaryodaki olumlu yönlere rağmen bazı öğeler diğer filmlerdekine fazla benzerlikler içeriyor.
* Bir de sunulan FBI karakteri fazla gerçek ötesi. Papaz bir babanın İslam üzerine doktora yapmış bir oğlu; FBI ajanı olmuş ve de oldukça yumuşak/toleranslı bir mizaca sahip, ne kadar tipik. :)
* Filmin sonundaki otobüs sahnesinin gerçekleşebilmesi için biraz fazla şans gerekiyor. Fikir teoride güzel, ama pratikte zor geliyor insana, bu da inandırıcılığını biraz etkiliyor.

08 Haziran 2009

Film Yorum 82 - Terminator Salvation

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0438488/

Yönetmen: McG

Oyuncular: Christian Bale (John Connor), Sam Worthington (Marcus Wright), Anton Yelchin (Kyle Reese), Bryce Dallas Howard (Kate Connor)

Kıyamet Günü sonrası beklenildiği gibi makineler kontrolü ele geçirmiş ve geriye kalan bir grup insan Skynet'e ve ordularına karşı bir direniş başlatmıştır.

2018 yılında savaş devam ederken John Connor’ın yetiştirilirken inandığı gelecek, en son bir hapishane hücresinde bulunduğunu hatırlayan Marcus Wright adlı yabancının ortaya çıkmasıyla değişir. Ne Connor ne de Marcus, kendisini ve neye hizmet ettiğini bilememekte; bir ikilem ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

Skynet en son taaruzuna hazırlanırken, Connor ve Markus, onları Skynet’in operasyonlarının kalbine götürecek, insanoğlunu belki de tamamen ortadan kaldırabilecek korkunç sırrın ardındaki gerçeği ortaya çıkaracakları çetin bir yolculuğa çıkarlar.

Artılar:
* Film, serinin önceki filmlerindeki havasını yakalamayı başarıyor. Aksiyon, heyecan ve diğer gizem öğeleri keyif verici, sürükleyici bir hikayede sunulmuş. Hatta komplolar da güzel.
* Orijinal hikayeye uyum konusunda da sıkıntılar yok. Direnişin/Skynet'in gelişimi, T800'lerin çıkışına bağlama, vb. güzel olmuş.
* Hatta sonlarda geçmişten sürpriz bir tiplemenin de görüntüsü mevcut. :)
* Bir de John Connor'ın "I'll be back" repliği de nostaljik oluyor...
* Sam Worthington'un rolü, oyunculuğu ve karizması ise filmde onu bir numara yapıyor bence.
* Film Mad Max, War of Worlds, Matrix Revolutions gibi filmleri (gibi kısmına Transformers, I am Legend ve I Robot da örnek olabilir) yer yer çağrıştıran sahnelere de sahip. Mad Max ve War of Worlds çağrışımları bence biraz eksi öğeler tabii...

Eksiler:
* Serinin diğer hallerindeki (özellikle 2. film) orijinal öğeler ve bilim kurgu temaları biraz azalıyor, daha tanıdık, bazen de iç sıkıcı ve çok görsel içerikli hale geliyor.
* Yer yer konuda kopukluklar ve amaçsız gibi görünen sahneler de mevcut.
* Mantık hatalarına da girmiyorum artık. Hatta babasına yönelik değindiği bir sahnede gelecektekiler konuyu sorgulamıyor, herkes eski filmleri seyretmiş galiba. :)
* Christian Bale, Batman sonrası yine zor bir rol üstlenmiş ama bence biraz vasat kalmış Sam Worthington'la kıyaslayınca.
* Tüm artılara rağmen sonunda biraz absürd kaçan bir sona sahip. Biraz zorlama ve biraz da o şartlarda "Yok artık, çölde nasıl yapacaksın o işi?" dedirten bir operasyona sahip, ki gereksiz olmuş. Daha iyi bitebilirmiş, sağlık artık...

25 Mayıs 2009

Film Yorum 81 - Angels & Demons

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0808151/

Yönetmen: Ron Howard

Oyuncular: Tom Hanks (Robert Langdon), Ayelet Zurer (Vittoria Vetra), Ewan McGregor (Carlo Ventresca), Stellan Skarsgard (Richter), David Pasquesi (Vincenzi)

Cern laboratuarında yapılan bir deney sonrasında tehlikeli bir silah olabilecek karşı-madde çalınır. Aynı günlerde Vatikan'da papa ölmüş ve yerine yapılacak seçim öncesi 4 kardinal kaçırılmıştır. İlluminati adlı tarihi bir örgütün yeniden harekete geçtiği ve Vatikan'ı yok edeceği duyumları üzerine Robert Langdon Roma'ya davet edilir. Cern'den karşımaddeyi bulmak için gelen gelen Vittoria ile birlikte hem bombayı bulmak hem de kardinalleri kurtarmak için Illuminati'nin yüz yıllık sembollere saklı haritasından iz sürmeye başlarlar.

Artılar:
* Dan Brown'ın çok satan kitabından uyarlanan film, her ne kadar giriş ve sonuç kısımlarında farklılıklar da bulunsa yine de sürükleyici bir senaryoya sahip.
* Yapılan değişiklikler de sonunu çok bozmayıp ana konuyu değiştirmiyor fazla.
* Ayelet Zurer dışında oyunculuklar yeterli.
* Kitaptaki onca konuşma, mekan ve sahne bolluğunu düşününce yine de bu kadar kısa sürede fena toparlamamışlar.

Eksiler:
* Yukarıda kısa süre derken aslında konunun toplanması açısından, yoksa film 138 dk ve böyle bir film için uzun bir süre, bazılarını sıkabilir.
* Kitaptaki konudan giriş ve sonuç dışında ne kadar uzaklaşıyor hatırlayamadım ama bu haliyle de bazı kritik sahneler değişmiş oluyor. Yer yer konu hızlı ilerlesin diye kitaptaki çoğu detay öyle es geçiliyor ki mantık hataları da göze batıyor. Kardinallerin kaçırılması (ki bu bir ipucu içeriyordu), Cern'e Langdon'un gidişi (ki bu yüzden sonu değişiyor), Vittoria'nın hemen her konudan anlaması (bu kitapta nasıl bilemedim ama filmde bariz sırıtıyor), Langdon'un pat diye sembolleri sallapati çözmesi (yer yer National Treasure'daki gibi berbat geçişler mevcut, cevabı neresinden bulduğu meçhul), vb.
* Sonunu da genel yapı aynı olmak üzere değiştirmişler ama bu değişiklik yüzünden "... kayıtlarını" inceleyerek çözmek gibi yavan bir kurgu içermiş.
* Bir de bilim ve din konusunda kendince ahkam kesmeye çalışan diyaloglar da zayıf kalmış, söyleyeni bile inandırmayan laf olsun diye söylenmiş sözler. Zaten kitapta da genelde hıristiyanlık-paganizm ekseninde konu döndüğünden batıda bilim ve din hep çarpışır tarzda gidiyor, gitmeye de devam eder ya o ya diğeri şeklinde. Halbuki zamanında demiş Einstein: "Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür." :)

Not: Bilginin her zaman filmlere göre kitaplardan daha fazla edinilebileceğinin kanıtlarından biri de bu film. Sanırım bunun birim zamana düşen bilgi miktarını beynin hazmetmesi ile de alakası olsa gerek. :)
Velhasıl, filmde karşımadde, hıristiyanlık, paganizm, illuminati ve semboller üzerine verilen tarih bilgileri öyle hızlı geçiyor ki adeta bir sonraki sahnede silinip gidiyor belleklerden. Zaten kalsa da yarım yamalak bilgi kırıntıları kalacak; kitaptaki gibi uzun uzadıya anlatma fırsatı/lüksü yok ne de olsa filmin...

14 Mayıs 2009

Film Yorum 80 - Star Trek

8/10

http://www.imdb.com/title/tt0796366/

Yönetmen: J.J. Abrams

Oyuncular: Chris Pine (Kirk) , Zachary Quinto (Spock) , Leonard Nimoy (Spock Prime), Eric Bana (Nero) , Karl Urban (Dr. Leonard 'Bones' McCoy) , Simon Pegg (Scotty) , Zoe Saldana (Nyota Uhura), Winona Ryder (Amanda Grayson)

Star Trek, efsane serinin mürettebatının gençlik yıllarındaki ilk tanışma günlerinin öyküsünü anlatıyor.

Babasını bir görev sırasında kaybettikten sonra Iowa’daki çiftlikte büyüyen, serseri ruhlu, heyecan ve macera arayan genç James T. Kirk, her türlü duygusallığı reddeden mantık bazlı bir gezegende yetişen yarı insan-yarı Vulkan Spock ve diğer ekip üyelerinin yolları Atılgan uzay gemisinde kesişir. Karşılarında son derece tehlikeli asi bir Romulan vardır ve tüm federasyonu tehdit etmektedir.

Artılar:
* Son zamanlarda sevilen filmlerin öncesini anlatan yapımlar (Batman, X-Men) arasına Star Trek de eklendi. Ama bu sefer geçmiş "Uzay Yolu" sinema filmlerinin aksine çok daha geniş bir seyirci kitlesini hedefleyen güzel bir bilim kurgu yapımı ortaya koymuşlar.
* Efektler Star Trek'in şanına yaraşır şekilde olmuş.
* Hikayenin kurgusu, karakterlerin davranışları ve konunun mizah öğeleri ile geçmiş filmlere uygun sunuluşu da güzel, adeta nostaljik bir hava veriyor. Hele Leonard Nimoy'u da görmek hikayenin üzerine ayrı bir tad veriyor. :)
* Zamanda yolculuk konusu da güzel bir şekilde işlenmiş.
* Oyuncular da rollere uymuş, yalnız Spock’ın annesini oynayan Winona Ryder ne diye oynamış meçhul. Hadi devamı olsa filmin orada da iş yok ki ona. :)

Eksiler:
* Hikayenin geçmişini bilmeyenler için bazı sahnelerde karakterlerin davranışları bir anlam vermeyebilir. Hatta görkemli bir USS-Enterprise gösterim sahneleri bile etkileyici gelmeyebilir. :)
* Tek bir filmde geçmişi toparlamaya kalkınca tabii "Tüm gemi ekibi tek bir görevde bir araya gelmiş, hepsi tek bir olayda ileride bilinen yeteneklerini göstermiş, kadere bak" dedirten ufak bir mantık hatası da görülmüyo değil hani. :)
* Filmde onca görsellik arasında daha kısa süren duygusal sahneler yer yer kaybolabiliyor.

Not: Uzay yolunun geçmişi ve film üzerine güzel bir yazı:
http://www.sinema.com/makale/2-7695/star-trek-tanri-nin-eli-amerika-nin-kilici

08 Mayıs 2009

Film Yorum 79 - X-Men Origins: Wolverine

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0458525/

Yönetmen: Gavin Hood

Oyuncular: Hugh Jackman (Logan/Wolverine), Liev Schreiber (Victor Creed/Sabretooth), Ryan Reynolds (Wade Wilson/Deadpool), Taylor Kitsch (Remy LeBeau/Gambit), Lynn Collins (Kayla Silverfox), Danny Huston (William Stryker)

James Logan (Wolverine) ve Victor Creed (Sabretooth), çocukken Logan'ın babalarını öldürmesi sonucu kaçarlar. Uzun yıllar sahip oldukları güçler ile bir çok savaşa katılırlar. William Stryker adında bir adam tarafından bulunan ve mutantlardan oluşan özel bir gruba katılmaları için eğitilen ikilinin yolları, Logan'ın örgütü bırakıp Kanada'ya gitmesiyle ayrılır.

Yıllar sonra Stryker çıkageldiğinde, Logan'dan "Weapon X" isimli yeni projesine katılmasını ister. Teklifi reddeden Logan, Sabretooth'un kız arkadaşı Silverfox'u öldürmesi nedeniyle projeye katılmayı kabul eder. Vücuduna enjekte edilen Adamantium metaliyle artık yenilmez olan Wolverine, Sabretooth'tan intikamını alabilecektir.

Artılar:
* X-Men serisinin karakter ve özel efekt bolluğu bu filmde de mevcut. Aksiyon ağırlıklı bir beklentiniz varsa tatmin edecektir.
* Filmin başında Logan ve Viktor'un geçmişini şöyle bir film şeridi gibi gözümüzden geçirmeleri de ilginçti. Benzer gösterim The Incredible Hulk ve Watchmen'de de vardı.
* X-Men'in geçmişine yönelik bir hikaye yazmayı başarmışlar, hikayeyi fazla bilmiyorsanız yama gibi sırıtmayacaktır.

Eksiler:
* Logan'ın geçmişine yönelik filmin tamamında anlatılan hikayedeki çoğu unsur sanırım orijinalinden farklı ve bazı detayları biliyorsanız biraz zorlama olmuş gibi gelebilir.
* Duygusal bir hikaye paralelde verilmeye çalışılmış ama yüzeysel kalıyor.
* Hadi çizgi romandaki orijinal hikayeyi geçtik, önceki filmler (ki hikayenin sonrası) ile tutarlılık açısından da senaryoda zorlama sahneler mevcut (En bilineni hafıza kaybı olayı). Bu aynı zamanda hikayede mantık hatalarına da sebep oluyor (Sonuçta Viktor'un ve General'in ölmeyeceği, vs. belli).
* Hele bir de hikayeyi etraftaki tiplemelere anlatan kötü adam gevezeliği var ya, hani size değil aslında seyirciye anlatıyorum mantığı, burada da mevcut ve kullanmasalar aslında güzel sürpriz olabilirmiş ama boşa harcamışlar...
* Bir de bu kardeşler neredeyse Amerika'lıların bulaştığı her savaşa da katılmışlar; iyi güzel de Viktor'un sıyırması yüzyıl mı almış, daha çocukken ne mal olduğu belliydi? :)
* En sonda önceki filmlere bir bağlantı var, o da "E şimdiye kadar neredeydin?" dedirtiyor.

06 Mayıs 2009

Film Yorum 78 - Monsters vs Aliens

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0892782/

Yönetmen: Rob Letterman, Conrad Vernon

Seslendirenler: Reese Witherspoon (Susan Murphy/Ginormica), Kiefer Sutherland (General W.R. Monger), Will Arnett (The Missing Link), Stephen Colbert (President Hathaway), Hugh Laurie (Dr. Cockroach Ph.D.), Seth Rogen (B.O.B.), Paul Rudd (Derek), Rainn Wilson (Gallaxhar)

Kaliforniya’da yaşayan Susan Murphy adlı genç bir kıza, nikah gününde uzaydan gelen bir meteor çarpınca boyu esrarengiz şekilde uzamaya başlar ve 16 metreye kadar ulaşır.

Bunun üzerine askeri yetkililer harekete geçerek Susan’ı devlete ait gizli bir tesise götürürler ve orada bir grup canavarla birlikte hapis tutarlar. Bu canavarlar, hamamböceği kafalı Dr. Cockroach, yarı maymun yarı balık The Missing Link, jelatin B.O.B. ve Insectosaurus adlı dev tırtıldır.

Ancak uzaydan gelen esrarengiz bir robotun dünyayı tehdit etmesi üzerine çaresiz kalan ABD Başkanı, uzaylı robota karşı mücadele etmeleri ve dünyamızı yıkımdan kurtarmaları için Canavarlar grubunu görevlendirir.

Artılar:
* Öncelikle filmin 3 boyutlu versiyonu olduğundan bunu seyretmek gerektiğini belirteyim.
* Türkiye'de Türkçe yayınlandığından orijinali nasıl bilmiyorum ama seslendirmeler güzel ve uyumluydu.
* Animasyon olarak tipler güzel, karakterler de eğlenceli.
* Espriler oldukça fazla ve her tarafa yedirilmiş, fazla sırıtmıyor. Sadece karakterler ile değil, konuşmalar ile de film güldürmeyi başarıyor. Aklımda kalan bazı sahneler:
- Başkan'ın uzaylı robotu ilk karşılama sahnesi.
- Canavarlar'ın ilk tanıtım sahneleri ve oradaki manyak sekreter. :)
- Uzay gemisindeki Suzan'ın ilk kovalama sahnesi, canavarların kamuflajı ve sonrasında yaşananlar.
- Jelatin karakterin yanlış anlamaları ve en sondaki yorumları.
* Şu cümleler de robot indikten sonra toplanan hükümet yetkililerinin buldukları çözümlere ait:
— Bu konuda en iyi bilimsel düşünceleri almalıyız, Hindistan’ı telefona bağlayın!
— Amerika’yı başka bir gezegene taşıyalım!
— Uzaylılara yeşil kart verelim ve Amerikalı olmanın gururunu yaşatalım!
— Ben böyle zamanlarda kendime şunu soruyorum: Oprah bu durumda ne yapardı?

Eksiler:
* Animasyonda karakterlerin hikayeleri çok hızlı ve yüzeysel geçiliyor.
* Boyu uzadıktan sonra ve sonlara doğru kahraman olduktan sonra Susan'ın ve nişanlısının davranışları o kadar klişelerle dolu ki bu yer yer sıkabiliyor.

Not: Film, DreamWorks’ün tümüyle 3 boyutlu olarak geliştirilen ilk InTru3D filmi...
InTru3D
InTru3D-Wikipedia

02 Mayıs 2009

Film Yorum 77 - State of Play

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0473705/

Yönetmen: Kevin Macdonald

Oyuncular: Ben Affleck (Stephen Collins), Russell Crowe (Cal McCaffrey), Rachel McAdams (Della Frye), Jason Bateman (Dominic Foy), Helen Mirren (Cameron Lynne), Jeff Daniels (George Fergus)

Amerikan Kongresi senatörlerinden Stephen Collins (Ben Affleck), savunma harcamalarını denetleyen komitenin başkanlığını yapmaktadır. Bu davada tüm gözler üzerine çevrilmişken, araştırma asistanının intiharı ile işler karışır. Onun metresi olduğu yolundaki söylentiler ve cinayete kurban gittiğine dair deliller ortaya çıkmaya başlar.

Araştırmacı gazeteci McCaffrey (Russell Crowe) eski arkadaşı Collins'in kendisine gelmesi ile bu olayı araştırmaya başlar. Çaylak gazeteci partneri Della Frye (Rachel McAdams) ile birlikte katilin kimliği üzerindeki esrar perdesini kaldırmaya çalışan McAffrey, ülkenin güç dengelerini sarsacak bir komployu ortaya çıkartacak adımları atmaya başlar.

Artılar:
* Daha önce çekilen bir diziden sinemaya uyarlanan film, haliyle güçlü bir senaryoya sahip.
* Film, klişe bir komplo teorisi ve gazeteci filmi öğelerini de barındırsa, sonuna kadar gerilim ve gizemi sürdürmeyi başarıyor.
* Beklentiler ötesinde sürpriz bir sona da sahip. Özellikle başlangıcında düşündükleriniz, sonrasında kafanızdan geçenler ve en sonunda anladıklarınız ile olaya karakterlerin (ve sizin) bakışlarının nasıl değiştiğini seyrederek göreceksiniz.
* Filmde gazeteci ve polislerin aynı olayları nasıl farklı bakış açıları ile ele aldıklarını görmek de mümkün.

Eksiler:
* Film, kısa sürede çok şeyi vermeye çalışan olay bolluğu ile yer yer seyirciye kaybolma hissi yaşatabilir. Yine de bağlantılar güzel, konudan kopmak imkansız değil, ama zor. :)
* Russell Crowe son zamanlarda benzer rollerde görülmeye başladı, yine de iyiydi. Ama Ben Affleck için idare ediyor demek lazım.

01 Mayıs 2009

Film Yorum 76 - Knowing

6.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0448011/

Yönetmen: Alex Proyas

Oyuncular: Nicolas Cage (John Koestler), Chandler Canterbury (Caleb Koestler), Rose Byrne (Diana Wayland), D.G. Maloney (The Stranger), Lara Robinson (Lucinda Embry/Abby Wayland)

1959 yılında, bir ilköğretim okulunun açılış töreninde, bir grup öğrenciden geleceğin neye benzeyeceğini resmetmeleri istenir. Resimleri bir zaman kapsülüne konacak ve 50 yıl boyunca kapsülde saklanacaktır. Ama gizemli bir kız kağıdını rastgele gibi görünen sıra sıra rakamlarla doldurur ve bunların görünmez insanlar tarafından kulağına fısıldandığını söyler. Yarım asır sonra, mesajın geçen 50 yıl içinde yaşanan tüm büyük felâketleri tahmin ettiği ortaya çıkar. John Koestler belgeden, üç büyük felâketin daha yaşanacağını ve bunlardan sonuncusunun küresel çapta bir yıkıma yol açacağını keşfeder. Felâketi durdurabilmek için zamanla yarış başlar.

Artılar:
* Filmin senaryosu giriş ve gelişme ile son derece ilgi uyandırıcı olmayı başarıyor. Ama sonu ile rezalet, ben baştan belirteyim :)
* Efektler, özellikle de uçak sahnesi, metro sahnesi ve son sahneler oldukça etkileyici.

Eksiler:
* Film, elindeki güçlü senaryo ve gizemli giriş-gelişmeye rağmen sonuna doğru bütün bu malzemeyi tam anlamıyla berbat edip, tarihin en beceriksiz film sonlarından biri olmayı başarıyor. Konuyu böyle bağlamak da bir seçenek tabii ama sonunun tatmin edici olmayan, kolaya kaçan ve en azından bir çok seyircinin beklentilerini karşılamayıp mesaj içerikli (ki bir çok kişinin vermek istediği mesaj olarak belirttiği ile bence tamamen uyumsuz) olması ile maalesef hikaye harcanmış, ucu kapatılamamış, sonu basitleştirilmiş.
* Nicolas Cage yine yeni yeniden kötü filmler kariyerine "National Treasure"dan sonra da devam ediyor. :)
* Filmdeki mantık hataları sonunun kötülüğünün yanında solda sıfır kalıyor, bahsetmeye gerek yok.
* Bu tip filmlerde olaya bölgesel bakışlar da hep filmi sığ bırakıyor. Mesela felaketler sadece Amerika'da mı, arkadaşı konuyla niye ilgilenmeyecek kadar zeki salak bir profesör (cevap: erkek olduğundan; kahramana rakip olmaması için), bu çocuklar dışında koca ülkede başka birileri yok mu (ki var sonuna göre), koca konu sadece bu tiplerin etrafında geçiyor, vs. geniş ele alınmıyor.
* Filmin sonunun rezalet ötesi oluşunu çok açık etmeden belirteyim:
1) Filmin başında bir merak veriliyor, gelişme kısmında da genişletiliyor, sonra bunun çözülmesini ümit ediyorsunuz. Filmin başından beri kahramanımızın bir halta yaramasını bekliyorsunuz. Yaa çok beklersiniz!
2) Hatta gittikçe sefil bir varlık haline geliyor, filmin sonunda "beni de, beni de" diye ağlayıp sonra çocuğun verdiği akılla "peki tamam" diyen filmin başındakinden farklı bir ahmağa dönüyor.
3) Film nereye bağlanacak derken, önce çok sığ geçilen bilimsel bir afet, sonra standart/basit bir kaçış ve mistik öğelerle film kendince sonuna çözüm bulmuş. (Dini bir takım öğeler, kader, geçmişteki epik hikayelere benzer son/kurtuluş falan, filan çeşitli klişeler de tutarsız bir şekilde mevcut).
4) Hadi bunu yuttuk, yav o kadar rakamı niye yazdı bu kız, bir halta yaramayacak ise diye de sormak gerek.
5) O kadar kişi (çiftler) ayrı ayrı yerlere (yerin anlamını yazmıyorum) mi bırakıldı??
6) Vee filmin sonunun sanki bir kaç kez uzatılmış hali, yok şu da olsun yok bu da olsun der gibi 2-3 kez sahne üstüne sahne gösterilen; bitti derken devam eden ama devamının da bu hilkat garibesi sonu daha da batırdığı gereksiz uzatmalar yığını da ayrı bir rezalet idi.

Film Yorum 75 - Gran Torino

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt1205489/

Yönetmen: Clint Eastwood

Oyuncular: Clint Eastwood (Walt Kowalski), Christopher Carley (Janovich), Bee Vang (Thao Vang Lor), Ahney Her (Sue Lor)

Walt Kowalski (Eastwood), eşi yeni vefat etmiş bir Kore savaşı gazisidir. 50 yıldır yaşadığı Detroit'teki sokağının uzakdoğulular tarafından “işgal edilmesi”nden rahatsız olan, huysuz, ırkçı ve yanlızlığı seven bir kişiliktir. Ford'dan emekli bir otomobil işçisi olan Walt, günlerini evde yaptığı tamirat ve bira içmekle geçirmekte ve artık vadesinin dolmasını beklemektedir. Ta ki biri onun '72 model Gran Torino'sunu çalmaya çalışana kadar.

Artılar:
* Son derece yalın, gerçekçi ve basit bir hikaye tüm çıplaklığı ile seyirciye veriliyor.
* Clint Eastwood, ilerlemiş yaşına rağmen yine bir oyunculuk ve yönetmenlik başarısına imza atmayı başarıyor (Bu arada aynı yıl Changeling filmine de yönetmenlik yaptı).
* Canlandırdığı karakter de inatçı, kaba bir karakter ama yine de iticilikten çok gerçekçilik hissi veriyor. Bir de geçmişteki bazı karakterlerini hatırlatıyor ki nostalji oluyor :)
* Sonunda da beklenenden farklı ufak bir ilginçlik oluyor.

Eksiler:
* Düz bir konuya sahip olması ve yavaş/durağan bir akış ile bazılarının beklentilerini karşılamayabilir.
* Amerika'nın günümüzdeki durumu, kopuk aile ilişkileri ve verdiği çeşitli mesajlara da ne kadar ilgi duyabilirsiniz, o da tartışılabilir.

06 Nisan 2009

Film Yorum 74 - Duplicity

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt1135487/

Yönetmen: Tony Gilroy

Oyuncular: Julia Roberts (Claire Stenwick), Clive Owen (Ray Koval),Paul Giamatti(Dick Garsik), Tom Wilkinson (Howard Tully)

CIA ajanı Claire Stenwick (Julia Roberts) ile MI6 ajanı Ray Koval (Clive Owen), devlet adına çalışmaktan ayrılarak özel şirketlere çalışmaya başlarlar. Artık birbiriyle kıyasıya rekabet halindeki iki dev şirkette çalışmaktadırlar. Bu şirketlerin başında bulunan Howard Tully (Tom Wilkinson) ile Dick Garsik (Paul Giamatti) sınır tanımayan işadamlarıdır. Aralarında patentini ilk alan şirkete servet kazandıracak yeni bir ürünün formülünü elde etmek için kıyasıya mücadele sürerken, Claire ile Ray arasında da birbirlerini aldatmaya dayalı bir rekabet sürmektedir. İkili önlerindeki engelleri teker teker aşmaya çalışırlarken esas engelin aslında birbirlerine duydukları sevgi olduğunu keşfedeceklerdir.

Artılar:
* Film, konusu ile bazı filmleri çağrıştırsa da (Ocean's Eleven, Mr.&Mrs. Smith) biraz daha farklı bir tarzda ve hoş bir öyküye sahip.
* Yer yer mizah unsurları da güzel kullanılmış.
* Akıcı bir tarzda genelde sıkılmadan sonuna kadar seyredilebiliyor.
* Başrollerdeki Julia Roberts ve Clive Owen iyi bir ikili olmuşlar. Özellikle Clive Owen'ın bazı anlardaki yüz ifadeleri görmeye değer. Tom Wilkinson ile Paul Giamatti de rollerinde başarılılar.
* Konunun şimdiki zaman ve geçmişten sahneler ile anlatımı da güzel kullanılmış.

Eksiler:
* Hikayenin güzelliğine rağmen ufak tefek mantık hataları (ki onlar olmadan hikaye bu şekilde ilerleyemez) göze çarpıyor.
* Sahneler arası geçişler ve öykünün bağlantılarındaki ileri geri atlamalar, bazı seyircilerin konudan kopmasına ve sıkılmasına sebep olacak kadar fazla kullanılmış.

Not: Filmin sonuna yatırım olsun diye bazı gerçekler de seyirciden saklanarak sonunda bir sürpriz veriliyor. Bir açıdan güzel, bir açıdan kötü, artık hangi açıdan bakarsanız. :)

Film Yorum 73 - Underworld: Rise of the Lycans

7/10

http://www.imdb.com/title/tt0834001/

Yönetmen: Patrick Tatopoulos

Oyuncular: Michael Sheen (Lucian), Bill Nighy (Viktor), Rhona Mitra (Sonja), Steven Mackintosh (Tannis)

Karanlıklar Ülkesi serisinin geçmişine uzanan ve kurt adamlar Lycan'ların ilk ortaya çıkışı sonrasını anlatan film, ölümsüz iki ırkın (Ölüm Tacirleri olarak bilinen aristokrat Vampirler ile yırtıcı bir kurt adam türü olan barbar Lycan’lar) arasında patlak veren asırlık kan davasını konu alıyor.

Artılar:
* Serinin meraklısı iseniz ilginizi çekebilir, diğerlerine göre daha iyi bir senaryo mevcut.
* Görsel efektler anlamında da serinin diğer filmlerinden hiç de geride kalmıyor.
* Yine de Twilight filmindekinden daha iyi bir imkansız aşk hikayesi modunda :)
* Sonundaki bir sahne ile önceki filmlere bağlantı güzel ve muhtemelen araya yeni bir film daha eklenebilir gibi.

Eksiler:
* Konuda yazdığı husus ve serinin diğer bölümlerinde değinilen ana fikir dışında yeni bir bilinmez yok aslında.
* Karakterler ve olayın geçtiği mekanlar çok fazla sığ/yerel kalıp filmi ortalama ötesi bir yere taşıyamıyor. Mesela, savaş sahneleri sanki düşük bütçe sebebi ile oldu bittiye gelmiş gibi ve kısa tutulmuş.
* Türünün doğası gereği olanlar dışında bile filmde mantık hataları zibil gibi kaynamakta. :)

02 Nisan 2009

Film Yorum 72 - The Horsemen

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0892767/

Yönetmen: Jonas Akerlund

Oyuncular: Dennis Quaid (Aidan Breslin), Ziyi Zhang (Kristen), Lou Taylor Pucci (Alex Breslin), Clifton Collins Jr. (Stingray), Barry Shabaka Henley (Tuck), Patrick Fugit (Corey)

Aidan Breslin (Dennis Quaid), eşinin ölümünden sonra oğulları Alex ve Sean’la ilgilenmeyi kesmiş, kendini tamamen işine vermiş katı bir dedektifidir. Bir gün, kendilerini İncil’de geçen Mahşerin Dört Atlısı’na benzeterek cinayet işleyen seri katillerin peşine düşer. Breslin, davada açığa çıkan her yeni bilgiyle boğuşurken, yavaş yavaş kendisi ve dört şüpheli arasındaki sarsıcı bağlantıyı keşfeder.

Artılar:
* Gerilim tarzını güzel bir senaryo ile birleştiren etkileyici ve sıradışı bir film.
* Dennis Quaid'in ve diğer baş rol oyuncuların performansı çok iyi olmasa da yeterli.
* Filmin konusu da başından itibaren ilgi çekmeyi başarıyor, 110 dk. olmasına rağmen pek sıkılmıyorsunuz.

Eksiler:
* Filmde ünlü oyuncuların fazlaca kullanılması tanıdık simalar olarak otomatikman ana karakterlerin kim olacağı hakkında bir fikir veriyor ve filme katılabilecek olası sürprizleri engelliyor. :)
* Gizem/gerilim anlamında giriş ve gelişme güzel iken sonuna doğru işin rengi belli oluyor ve yer yer kopukluklar da göze çarpıyor (ya da bana öyle geldi).
* Biraz "Saw" tarzı şiddet sahneleri, biraz da "Seven" tarzı gerilimi ile türünün orta karar filmleri arasında yer alıyor.

23 Mart 2009

Film Yorum 71 - Revolutionary Road

6.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0959337/

Yönetmen: Sam Mendes

Oyuncular: Leonardo DiCaprio (Frank Wheeler), Kate Winslet (April Wheeler), Kathy Bates (Mrs. Helen Givings)

Frank ile April, gençlik hayalleri ile evlenip lüks evlerin sıralandığı bir cadde olan "Revolutionary Road"daki yeni evlerine taşınırlar ve çocuk sahibi olurlar. Kısa süre sonra sıradan ve rutin bir hayat sürmeye başlarlar. Frank Wheeler rutin bir işi olduğu için sinirleri günden güne bozulan yetişkin bir erkeğe dönüşürken April de istek ve tutkularını bastırmaya çalışan mutsuz bir ev kadını olup çıkar. Her şeye yeniden başlamak için cesur bir planla Paris'e gitmeye heveslenirler. Ancak kısa bir süre sonra hayatta yapmak istedikleri ve hayatın gerçekleri arasında bir yol ayrımında kalırlar.

Artılar:
* Filmi oyuncuları biraz kurtarıyor diyebilirim.
* Amerika'da o dönemki yaşamı görmek de ilginizi çekebilir, çok da fazla göremeseniz de... :)

Eksiler:
* Filmin son derece yavaş ve ağır ilerleyen yapısına 120dk. gibi uzun bir süreyi de ekleyince yer yer sıkıcı olabiliyor.
* Film başladığı gibi bir havada ilerleyip monoton bir şekilde bitiyor, bu açıdan da bir şey beklemeyin.
* Bir de herkesin hayatında evlilik ve çocuk sahibi olmak sonrası zaten doğal olarak gençlik hayallerinden vazgeçmesi gibi bir durum olabilir. Ama bunu çok radikal bir şekilde gösterip, tamamen mutsuzca bir duruma düşmelerini sadece bu sebeptenmiş gibi vererek, hayatın akışına karşı koyup aykırı davranışlarla hayatlarını daha da çekilmez hale getirmeleri, elindekilerle mutlu olmayı becerememeleri ve bunların sonucunda da bir takım mantıksızlar sergilemeleri ne kadar ilginizi çekerse, film de o kadar ilginizi çeker; başka da hiçbir şey yok zaten filmde...

07 Mart 2009

Entropik Film Yorumlarım - 2



2. Gelelim bir diğer tarz filmlere. Aslında bu, filmden çok senarist/yönetmen ile ilgili bir tespit. Bir kere beğenilen bir filmi tarz olarak benimseyip sonra hep ısrarla o tarz ve benzeri yapımları benzer klişelerle çıkarmak.

Bu aslında genel anlamda büyük bir sorun değil, insan genelde başarılı olduğu şeyleri yapmak ister bu da doğal ama sorun bunun bazen seyirciyi bayma noktasına getirmesi. Buna örnek olarak David Lynch’i vermeyip bu sefer Quentin Tarantino’yu vererek çeşitlilik yapayım. Tarantino filmleri diye bir kategori oluşmuş ve bazı filmleri oldukça tutulmuş da olsa filmlerinde genelde benzer özelliklere klişeleşmiş olarak yer vermesi (boş edebiyat yapan tiplemeler, aykırı karakterler, aşırı şiddet, küfür, vb. öğeler) sebebi ile bir kaç filmden sonra artık bir haz vermeyen noktaya geliyorlar. Hele bir de “farklı tarz bir film niye çekmiyorsunuz, neden hep şiddet, kan vs.” denildiğinde “bunlar hayatın gerçekleri, bunların da sinemaya taşınması lazım” gibi ifadeler insanı iyice çileden çıkarıyor (Umarım bunu Tarantino demiştir, sonra ayıp etmeyelim de. Gerçi benzer tarzda yapanları kastedip genelleme yapayım da özel de tutturamazsak bari daha geniş kümede tuttururuz). Hadi ben bunlarda başarılıyım dese kabul de, madem bunlar hayatın gerçekleri, hayatın diğer “güzel” gerçeklerini de anlatan bir film çekseniz o zaman. Neyse, dediğim gibi bu her insan için genelde başarı sağlanan bir kaç alan olabileceğinden çok kritik bir husus değil, kimseyi kınamıyorum, maksadı aşmadan öze dönelim: Bir tarz filmde başarı sağlandıktan sonra ısrarla benzer tarz filmleri veya devam filmlerini çekmek ama bunlara yeni unsurlar katmayıp, tamamen öncekilerin benzeri, hatta tekrarı noktasında klişelerle bezemek de bence büyük bir eksidir. Üstelik Tarantino’nun kendisiyle özdeşleştirilen bir çok sahnenin de orijinal olmayıp önceki bir çok filmden alıntı olduğu da bir gerçek.

3. Her filmi, filmin başta verdiği kendi varsayımları ile kabul edip ona göre devamını seyretmeli. Ancak bazen bu varsayımların bile ötesinde filmin mantıksızlıklar ile dolu olması; bir de bunların doğalmış gibi seyirciye yutturulmaya çalışılması.

Bu varsayımlar ile kastım da filmin gerçek dünyadan ayrılan fantezi/saçmalık kümesi. Bu tabii ki genelde gerçek üstü, bilim-kurgu tarzı filmlerde daha çok geçerli olabiliyor benim açımdan. Yoksa Örümcek Adam (ki en sevdiklerimdendir) gibi filmlerde düşünsenize örümcek ısırıyo, böyle oluyo. Varsayımı kabul edip sonraki gelişmelerde mantığı buna göre kurmak lazım, yoksa saçma deyip baştan da silebilirsiniz güzelim hikayeyi... Ama sıkıntı bu varsayımları bazen aşıp konuda mantıksızlıklar olması, hatta bazen de bu fantastik öğeleri günümüz bilim/teknolojileri ile açıklayıp bir mantığa dayandırma çabalarında mantıksızlıklar olması. Bazen bunları bir nebze mantıklı yapabiliyorlar örneğin “Iron Man-” , “Batman Begins-” filmlerinde kıyafeti teknolojiye nasıl bağladıklarını açıklama çabaları gibi. Ufak tefek sorunlar da olsa bu varsayımı -en azından çabayı takdiren- kabul edebiliyorsunuz. Ama bir de filmdeki gerçek-üstü öğeden bağımsız yapılan hareketler var. “Wanted-” filminde kahramanın kurşuna falso verecek kadar reflekslerini kontrol edebilmesi. Ama “hızla dönerek gelen kapısı açık bir arabaya ayaktaki birini içeri alacak şekilde denk getirmek, tabii bir yerini sakatlamadan lök diye alacak şekilde” ve “iplik dokuma tezgahının tüm modern bilgisayarların atası olarak ikilik (binary) sistemle isimler üretmesi ve her ne hikmetse her zaman İngilizce ve anlamlı ad-soyad kombinasyonlarını üretebilmesi” nasıl mümkün oluyor, bunlarla ilgili bir varsayımı bile yok filmin.

Bir de herhangi bir gerçek-dışı öğesi olmayıp aynen birebir yaşadığımız gerçeklikte geçen filmlerde inanılmaz şeyleri başaran kahramanlarımız var. Hadi bunların bazıları gerçekten insan sınırlarında başarı gösteriyorlar (mermilerden de şans eseri kurtuluyorlar, şansları da yaver gidiyor bazen bunlara kabul), ama bir de adamın zaten başarmama ihtimali yok, o kadar “cool” olan tiplemeler var ki, of evlere şenlik. Örneğin: “Transporter-” ve “Shoot 'Em Up-”daki kahramanlarımız. Mantıksızlığın dozajı ve kaldırabilirlik tabii ki her filme ve her seyirciye göre değişebiliyor. Özelikle macera filmlerinde bu konulara ne kadar dikkat edilirse film daha da güzelleşiyor. Mesela “Indiana Jones-”, “Lethal Weapon-” ve “Die Hard-” gibi seri filmlerde kahramanların yaptıkları bazı inanılmaz hareketler ve yaver giden şansları filmin genel kurgusu/akışı içinde olağan geliyor ve kendinizi kaptırabiliyorsunuz, film de sizi sarabiliyor. Dediğim gibi bunları da saçma bulanlar çıkabilir ama ben o kadar da acımasız davranmıyorum :) . Ama son zamanlardaki “Wanted”, “Journey to the Center of the Earth-” ve “The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor-” filmlerindeki bazı mantıksızlıkları da yazmadan edemedim.

Son bir de komedi türü filmlerde olan kişilerin davranış mantıksızlıkları vardır ki, bunlar da benzer şekilde ya hazmedilebilir olabilir filmin genel yapısına göre ya da çok sulu gelebilir (Bana göre “Naked Gun-”, “Police Academy-”, “Heartbreak Kid-”, “Get Smart-”, vb. nispeten iyi iken “American Pie-”, “Austin Powers-”, “Mr. Bean-” gibi filmler ise sulu ötesi gelmekte. Hoş, belki amaçları da bu zati…)

Esasında yukarıdaki mantıksızlıklar içeren 3 ayrı kategori için de son zamanlardan bazı iyi örnekler verebilirim:
1. Bilim-kurgu olmasına rağmen mantıksızlıklar içeren: “War of Worlds-” (ki bu film, bugüne kadar gördüğüm en kötü, en beceriksiz filmlerden biri. H.G. Wells’in romanı çok iyi iken bunu resmen katletmişler. O kadar çok mantıksızlık var ki, yazmaya değmez)
2. Gerçek dünyada geçen macera olmasına rağmen mantıksızlıklar içeren: “National Treasure: Book of Secrets-” (ki bu film, bugüne kadar gördüğüm en kötü, en beceriksiz filmlerden biri. Resmen National Illogical olmalı adı. O kadar çok mantıksızlık var ki, aynen diğeri gibi yazmaya değmez. Böyle seyirciyi aptal yerine koyan, ne versek yutar zihniyeti ile hiçbir elle tutulur bir çaba içermeyen filmlere ne desem az, verdiğimiz paraya da yazık)
3. Mizah tarzı olmasına rağmen kişilerin garip davranışlar sergilediği mantıksızlık içeren: “Superhero Movie-

Neyse böyle ilkeler ile kendimizce filmleri yorumladık işte.
Sonuçta, peki hangi filmleri sevmişim yav o zaman, diye ben de düşününce iyi not verdiklerimi görüp rahatladım.


Blogdaki film yorumlarıma bakınca da genel ilke olarak şu keşfedilebilir:
Düşünce bir nehir gibi akıyor işte, zamanında böyle yorumlamışız. Dolayısı ile yorumlar her sayfanın en altında yazan tarih için geçerli. Zaman içinde farklı görüşlerimiz ortaya çıkmış olabilir. Tabii bunun olma olasılığı entropideki olasılıkların gerçekleşmesi gibi. Temel görüşlerde değişiklik olma olasılığı zayıf iken, ufak tefek ayrıntılarda görüş değişiklikleri mümkündür.
Boşuna demedik zaten entropik film yorumları diye…

Entropik Film Yorumlarım - 1



















Evet, 1 sene önce bugün başlamışız seyrettiğimiz filmlere kendimizce yorum yazmaya ve 70 filme ulaşmışız.


Baktık ki, insanlar her yerde her konuda yorum yapıyorlar, bu kazana biz de bir kepçe bir şeyler atalım diyerek seyrettiğimiz filmlerle ilgili görüşlerimizi yazmaya başlamıştım. Aslında tam öyle demedim “blog” boş durmasın doldurayım dedim .


Tabii film yorumu dememin sebebi, “film eleştirisi” gibi bir profesyonel bir tarz ile bir eleştirmen gibi yazmamak. Bu, ne kadar anlaşılır bilemediğimden belirteyim istedim. Türsel, tarihsel, göstergebilimsel, psikanalalitik, vb. eleştiri yöntemlerinin hiçbiri yorumlarımda bilinçli olarak kullanılmamıştır. Dolayısı ile bu yorumlarda filmin detaylı analizini (kurgu, karakter tahlili, oyunculuklar, sahne düzenlemesi, kostüm, vb.) bulmanız mümkün değil (vaktim de yoktu zaten), bu niyetle gelenler yanlış sayfadasınız…

Sadece, hani sinemadan çıkınca konuşuruz ya “Sonu güzeldi, şu sahne çok saçmaydı, vs.” gibi bir takım fikirleri unutmadan not edeyim bir yerlere; hem zamanında bu film hakkında sıcağı sıcağına neler düşünmüşüm, hem de filmi seyretmek isteyenlere bir fikir vermiş olur amacıyla yola çıktım.

Aslında ilk başta aşağıdaki sorunlar doğrultusunda filmleri iyi/kötü diye gruplamış oluyorum. Baştan belirtmekte fayda var; her filmin kendine has özellikleri ile ayrıca değerlendirilmesinde ve filmin türüne/konusuna/yönetmenine/vs. göre önyargılı olunmamasında fayda var. Filmleri her seyircinin algılamasında da farklılıklar olması ve hangi kitleye hitap ettiklerine bağlı olarak iyi/kötü değerlendirmeleri de doğal. Ama bu, yine de insanın doğası gereği her şeyi benzer özelliklerinden yola çıkarak gruplama eğilimini değiştirmez. Ben de kendimce aşağıda grupladım, artık önyargı mı yoksa kriter mi filmine göre değişir:

1. Seyredilen filmlerin bir kerede anlaşılır olmaması (bu benim anlama kabiliyetimden bağımsız genel izleyici kitlesi için geçerli) film açısından bence en büyük eksidir.

Yok efendim senarist/yönetmen bilerek böyle çekmiş, filmin güzelliği burada, vs. hikaye bunlar, yemezler!!! Yok filmi 2-3 kere daha seyretmek lazım, yok şu şu kitabı, forumu, sitede yazanları okumak lazım… Hadi yaa, ben niye düşünememiştim bunu!! Adam bir seferde her şeyi anlatacak şekilde film çekemesin, onun eziyetini ben çekeyim. Keyfe bak!

Tabii ki filmdeki her detayın, her olayın tek seferde anlaşılamayacağı kurgusu karışık, ama güzel filmler de olabilir, buna bir nebzeye kadar itirazım yok. Ama şimdi örnekleri verince anlaşılacaktır, bunu bir de zevk için yapan yönetmenler var. Misal: David Lynch’in “Lost Highway-” filmi tam da bu kategoride olup, yönetmenin başarısı, filmin tarzı, vs. benim açımdan hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü maalesef seyircinin genelinin (bazıları bu tarza bayılmış olabilir, sanat için yapmış, benim için yapmasa da insan olan ben bayılırım buna diyebilir. Ama sonuçta bunu değerlendiren insan olduğuna göre bu da benim şahsi değerlendirmem) anlayamaması ve doğal olarak da anlayamamanın verdiği tatminsizlik (ki buna hayal kırıklığı, aptal yerine konma, vb. başka duygular da katılabilir) bir sonuç olarak değil bir amaç olarak ortaya konduğundan bunu yapan filmi sevme ihtimalim yoktur. Kasıtlı tavırlara kasıtlı olarak beğenmeme hakkımı sonuna kadar kullanırım. Ama bir “Memento-”, bir “Usual Suspects-”, bir “Twelve Monkeys-” gibi yapıtlar bu açıdan beğeni ve takdiri hak eden filmlerdir. Çünkü hem karışık bir kurguya sahip hem de bunu sonunda seyirciye de açan bir özgüvene sahiptirler. Burada özgüven ile kastım, sonunda senarist/yönetmen cesaret edip de konuyu bir yere bağlama, olayları kendince açıklama yolunu tercih etmiştir. Çünkü bu sayede bu tercihleri de eleştirilebileceğinden bence bu diğer tercihe göre daha fazla özgüveni gösterir ve daha çok takdir gerektirir. Bu konuda benzer bir film de (diğerleri kadar başarılı olmasa da) “Vanilla Sky-”dır (Her ne kadar orijinal film “Open Your Eyes-” denilse de ben ilk öbürünü seyrettiğimden benim için artık o “orijinal” oldu). Vanilla Sky filmindeki karmaşa, filmin sonlarına doğru insanın tüm filmi baştan sona gözden geçirmesine, kafasında tartmasına, yoksa şöyle mi, ama nasıl, vb. soruları film boyunca sormasına sebep oluyor (Hakkaten de yorucu bir filmdi, ama tatlı bir yorgunluk).

Film aslında birkaç olay dışında seyirciye her şeyi göstermesine rağmen bu noktada ana karakterin de hatırlayamadığı hususları göstermeyerek karakterin yaşadığı çelişkilere seyirciyi de çekiyor. Ve film işte bu çelişkilerle bitmiyor ve “Tech Support” gibi unutulmaz bir cümle ile filmin sonunda tüm karmaşa karaktere açıklanırken seyirciye de açıklanıyor. Hem film bittiğinde kafalarda temel konuda soru işareti kalmıyor (tabii ki bazı şeyleri hala tartışıyorsunuz) hem de senarist/yönetmen yaptığı işin hakkını veriyor ve büyük bir hünerle, cesurca bir kurgu ile konuyu toparlıyor; beğenilsin veya beğenilmesin, artık eserim budur diyor.

Bu tarza bazen Stanley Kubrick filmleri de girmektedir. Her ne kadar kendisi “2001: A Space Odyssey-” filmine bir son koymadığını, seyircinin düşüncesine açık bıraktığını söylese de bu durumu da bazen insan hoş karşılamayabiliyor. Hadi bu filmde çok değil ama bazen filmdeki giriş, gelişme sonrasında heyecanla sonunu nereye bağlamış diye beklerken (zaten film bu beklentiyi doğruyorsa ve beklentiyi karşılamıyorsa sorun) bir bakıyorsunuz filmin sonu yok, ya da güdük kalmış. Sonra insan ister istemez düşünüyor; zaten yönetmen mantıklı bir son bulabilseymiş koyarmış, becerememiş diye...

Özetle, bu türleri ben yutmuyorum yani... Hayatta zaten yeterince bilinmez varken ve zaman değerli iken, film boyunca anlatmayı başaramayan sonra da “bir iki kere daha seyret veya git bir yerlerden oku belki anlarsın” diyenlere veya kafa yorup emek harcayıp bitiremediği filmine “bi zahmet sen kafa yorup kendine göre buluver bir son” diyenlere cevabım: Oldu canım, ben seni filminle başbaşa bırakayım, eksikleri tamamlarsan çağırırsın, işim gücüm var...

Devam edecek...