23 Mart 2009

Film Yorum 71 - Revolutionary Road

6.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0959337/

Yönetmen: Sam Mendes

Oyuncular: Leonardo DiCaprio (Frank Wheeler), Kate Winslet (April Wheeler), Kathy Bates (Mrs. Helen Givings)

Frank ile April, gençlik hayalleri ile evlenip lüks evlerin sıralandığı bir cadde olan "Revolutionary Road"daki yeni evlerine taşınırlar ve çocuk sahibi olurlar. Kısa süre sonra sıradan ve rutin bir hayat sürmeye başlarlar. Frank Wheeler rutin bir işi olduğu için sinirleri günden güne bozulan yetişkin bir erkeğe dönüşürken April de istek ve tutkularını bastırmaya çalışan mutsuz bir ev kadını olup çıkar. Her şeye yeniden başlamak için cesur bir planla Paris'e gitmeye heveslenirler. Ancak kısa bir süre sonra hayatta yapmak istedikleri ve hayatın gerçekleri arasında bir yol ayrımında kalırlar.

Artılar:
* Filmi oyuncuları biraz kurtarıyor diyebilirim.
* Amerika'da o dönemki yaşamı görmek de ilginizi çekebilir, çok da fazla göremeseniz de... :)

Eksiler:
* Filmin son derece yavaş ve ağır ilerleyen yapısına 120dk. gibi uzun bir süreyi de ekleyince yer yer sıkıcı olabiliyor.
* Film başladığı gibi bir havada ilerleyip monoton bir şekilde bitiyor, bu açıdan da bir şey beklemeyin.
* Bir de herkesin hayatında evlilik ve çocuk sahibi olmak sonrası zaten doğal olarak gençlik hayallerinden vazgeçmesi gibi bir durum olabilir. Ama bunu çok radikal bir şekilde gösterip, tamamen mutsuzca bir duruma düşmelerini sadece bu sebeptenmiş gibi vererek, hayatın akışına karşı koyup aykırı davranışlarla hayatlarını daha da çekilmez hale getirmeleri, elindekilerle mutlu olmayı becerememeleri ve bunların sonucunda da bir takım mantıksızlar sergilemeleri ne kadar ilginizi çekerse, film de o kadar ilginizi çeker; başka da hiçbir şey yok zaten filmde...

07 Mart 2009

Entropik Film Yorumlarım - 2



2. Gelelim bir diğer tarz filmlere. Aslında bu, filmden çok senarist/yönetmen ile ilgili bir tespit. Bir kere beğenilen bir filmi tarz olarak benimseyip sonra hep ısrarla o tarz ve benzeri yapımları benzer klişelerle çıkarmak.

Bu aslında genel anlamda büyük bir sorun değil, insan genelde başarılı olduğu şeyleri yapmak ister bu da doğal ama sorun bunun bazen seyirciyi bayma noktasına getirmesi. Buna örnek olarak David Lynch’i vermeyip bu sefer Quentin Tarantino’yu vererek çeşitlilik yapayım. Tarantino filmleri diye bir kategori oluşmuş ve bazı filmleri oldukça tutulmuş da olsa filmlerinde genelde benzer özelliklere klişeleşmiş olarak yer vermesi (boş edebiyat yapan tiplemeler, aykırı karakterler, aşırı şiddet, küfür, vb. öğeler) sebebi ile bir kaç filmden sonra artık bir haz vermeyen noktaya geliyorlar. Hele bir de “farklı tarz bir film niye çekmiyorsunuz, neden hep şiddet, kan vs.” denildiğinde “bunlar hayatın gerçekleri, bunların da sinemaya taşınması lazım” gibi ifadeler insanı iyice çileden çıkarıyor (Umarım bunu Tarantino demiştir, sonra ayıp etmeyelim de. Gerçi benzer tarzda yapanları kastedip genelleme yapayım da özel de tutturamazsak bari daha geniş kümede tuttururuz). Hadi ben bunlarda başarılıyım dese kabul de, madem bunlar hayatın gerçekleri, hayatın diğer “güzel” gerçeklerini de anlatan bir film çekseniz o zaman. Neyse, dediğim gibi bu her insan için genelde başarı sağlanan bir kaç alan olabileceğinden çok kritik bir husus değil, kimseyi kınamıyorum, maksadı aşmadan öze dönelim: Bir tarz filmde başarı sağlandıktan sonra ısrarla benzer tarz filmleri veya devam filmlerini çekmek ama bunlara yeni unsurlar katmayıp, tamamen öncekilerin benzeri, hatta tekrarı noktasında klişelerle bezemek de bence büyük bir eksidir. Üstelik Tarantino’nun kendisiyle özdeşleştirilen bir çok sahnenin de orijinal olmayıp önceki bir çok filmden alıntı olduğu da bir gerçek.

3. Her filmi, filmin başta verdiği kendi varsayımları ile kabul edip ona göre devamını seyretmeli. Ancak bazen bu varsayımların bile ötesinde filmin mantıksızlıklar ile dolu olması; bir de bunların doğalmış gibi seyirciye yutturulmaya çalışılması.

Bu varsayımlar ile kastım da filmin gerçek dünyadan ayrılan fantezi/saçmalık kümesi. Bu tabii ki genelde gerçek üstü, bilim-kurgu tarzı filmlerde daha çok geçerli olabiliyor benim açımdan. Yoksa Örümcek Adam (ki en sevdiklerimdendir) gibi filmlerde düşünsenize örümcek ısırıyo, böyle oluyo. Varsayımı kabul edip sonraki gelişmelerde mantığı buna göre kurmak lazım, yoksa saçma deyip baştan da silebilirsiniz güzelim hikayeyi... Ama sıkıntı bu varsayımları bazen aşıp konuda mantıksızlıklar olması, hatta bazen de bu fantastik öğeleri günümüz bilim/teknolojileri ile açıklayıp bir mantığa dayandırma çabalarında mantıksızlıklar olması. Bazen bunları bir nebze mantıklı yapabiliyorlar örneğin “Iron Man-” , “Batman Begins-” filmlerinde kıyafeti teknolojiye nasıl bağladıklarını açıklama çabaları gibi. Ufak tefek sorunlar da olsa bu varsayımı -en azından çabayı takdiren- kabul edebiliyorsunuz. Ama bir de filmdeki gerçek-üstü öğeden bağımsız yapılan hareketler var. “Wanted-” filminde kahramanın kurşuna falso verecek kadar reflekslerini kontrol edebilmesi. Ama “hızla dönerek gelen kapısı açık bir arabaya ayaktaki birini içeri alacak şekilde denk getirmek, tabii bir yerini sakatlamadan lök diye alacak şekilde” ve “iplik dokuma tezgahının tüm modern bilgisayarların atası olarak ikilik (binary) sistemle isimler üretmesi ve her ne hikmetse her zaman İngilizce ve anlamlı ad-soyad kombinasyonlarını üretebilmesi” nasıl mümkün oluyor, bunlarla ilgili bir varsayımı bile yok filmin.

Bir de herhangi bir gerçek-dışı öğesi olmayıp aynen birebir yaşadığımız gerçeklikte geçen filmlerde inanılmaz şeyleri başaran kahramanlarımız var. Hadi bunların bazıları gerçekten insan sınırlarında başarı gösteriyorlar (mermilerden de şans eseri kurtuluyorlar, şansları da yaver gidiyor bazen bunlara kabul), ama bir de adamın zaten başarmama ihtimali yok, o kadar “cool” olan tiplemeler var ki, of evlere şenlik. Örneğin: “Transporter-” ve “Shoot 'Em Up-”daki kahramanlarımız. Mantıksızlığın dozajı ve kaldırabilirlik tabii ki her filme ve her seyirciye göre değişebiliyor. Özelikle macera filmlerinde bu konulara ne kadar dikkat edilirse film daha da güzelleşiyor. Mesela “Indiana Jones-”, “Lethal Weapon-” ve “Die Hard-” gibi seri filmlerde kahramanların yaptıkları bazı inanılmaz hareketler ve yaver giden şansları filmin genel kurgusu/akışı içinde olağan geliyor ve kendinizi kaptırabiliyorsunuz, film de sizi sarabiliyor. Dediğim gibi bunları da saçma bulanlar çıkabilir ama ben o kadar da acımasız davranmıyorum :) . Ama son zamanlardaki “Wanted”, “Journey to the Center of the Earth-” ve “The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor-” filmlerindeki bazı mantıksızlıkları da yazmadan edemedim.

Son bir de komedi türü filmlerde olan kişilerin davranış mantıksızlıkları vardır ki, bunlar da benzer şekilde ya hazmedilebilir olabilir filmin genel yapısına göre ya da çok sulu gelebilir (Bana göre “Naked Gun-”, “Police Academy-”, “Heartbreak Kid-”, “Get Smart-”, vb. nispeten iyi iken “American Pie-”, “Austin Powers-”, “Mr. Bean-” gibi filmler ise sulu ötesi gelmekte. Hoş, belki amaçları da bu zati…)

Esasında yukarıdaki mantıksızlıklar içeren 3 ayrı kategori için de son zamanlardan bazı iyi örnekler verebilirim:
1. Bilim-kurgu olmasına rağmen mantıksızlıklar içeren: “War of Worlds-” (ki bu film, bugüne kadar gördüğüm en kötü, en beceriksiz filmlerden biri. H.G. Wells’in romanı çok iyi iken bunu resmen katletmişler. O kadar çok mantıksızlık var ki, yazmaya değmez)
2. Gerçek dünyada geçen macera olmasına rağmen mantıksızlıklar içeren: “National Treasure: Book of Secrets-” (ki bu film, bugüne kadar gördüğüm en kötü, en beceriksiz filmlerden biri. Resmen National Illogical olmalı adı. O kadar çok mantıksızlık var ki, aynen diğeri gibi yazmaya değmez. Böyle seyirciyi aptal yerine koyan, ne versek yutar zihniyeti ile hiçbir elle tutulur bir çaba içermeyen filmlere ne desem az, verdiğimiz paraya da yazık)
3. Mizah tarzı olmasına rağmen kişilerin garip davranışlar sergilediği mantıksızlık içeren: “Superhero Movie-

Neyse böyle ilkeler ile kendimizce filmleri yorumladık işte.
Sonuçta, peki hangi filmleri sevmişim yav o zaman, diye ben de düşününce iyi not verdiklerimi görüp rahatladım.


Blogdaki film yorumlarıma bakınca da genel ilke olarak şu keşfedilebilir:
Düşünce bir nehir gibi akıyor işte, zamanında böyle yorumlamışız. Dolayısı ile yorumlar her sayfanın en altında yazan tarih için geçerli. Zaman içinde farklı görüşlerimiz ortaya çıkmış olabilir. Tabii bunun olma olasılığı entropideki olasılıkların gerçekleşmesi gibi. Temel görüşlerde değişiklik olma olasılığı zayıf iken, ufak tefek ayrıntılarda görüş değişiklikleri mümkündür.
Boşuna demedik zaten entropik film yorumları diye…

Entropik Film Yorumlarım - 1



















Evet, 1 sene önce bugün başlamışız seyrettiğimiz filmlere kendimizce yorum yazmaya ve 70 filme ulaşmışız.


Baktık ki, insanlar her yerde her konuda yorum yapıyorlar, bu kazana biz de bir kepçe bir şeyler atalım diyerek seyrettiğimiz filmlerle ilgili görüşlerimizi yazmaya başlamıştım. Aslında tam öyle demedim “blog” boş durmasın doldurayım dedim .


Tabii film yorumu dememin sebebi, “film eleştirisi” gibi bir profesyonel bir tarz ile bir eleştirmen gibi yazmamak. Bu, ne kadar anlaşılır bilemediğimden belirteyim istedim. Türsel, tarihsel, göstergebilimsel, psikanalalitik, vb. eleştiri yöntemlerinin hiçbiri yorumlarımda bilinçli olarak kullanılmamıştır. Dolayısı ile bu yorumlarda filmin detaylı analizini (kurgu, karakter tahlili, oyunculuklar, sahne düzenlemesi, kostüm, vb.) bulmanız mümkün değil (vaktim de yoktu zaten), bu niyetle gelenler yanlış sayfadasınız…

Sadece, hani sinemadan çıkınca konuşuruz ya “Sonu güzeldi, şu sahne çok saçmaydı, vs.” gibi bir takım fikirleri unutmadan not edeyim bir yerlere; hem zamanında bu film hakkında sıcağı sıcağına neler düşünmüşüm, hem de filmi seyretmek isteyenlere bir fikir vermiş olur amacıyla yola çıktım.

Aslında ilk başta aşağıdaki sorunlar doğrultusunda filmleri iyi/kötü diye gruplamış oluyorum. Baştan belirtmekte fayda var; her filmin kendine has özellikleri ile ayrıca değerlendirilmesinde ve filmin türüne/konusuna/yönetmenine/vs. göre önyargılı olunmamasında fayda var. Filmleri her seyircinin algılamasında da farklılıklar olması ve hangi kitleye hitap ettiklerine bağlı olarak iyi/kötü değerlendirmeleri de doğal. Ama bu, yine de insanın doğası gereği her şeyi benzer özelliklerinden yola çıkarak gruplama eğilimini değiştirmez. Ben de kendimce aşağıda grupladım, artık önyargı mı yoksa kriter mi filmine göre değişir:

1. Seyredilen filmlerin bir kerede anlaşılır olmaması (bu benim anlama kabiliyetimden bağımsız genel izleyici kitlesi için geçerli) film açısından bence en büyük eksidir.

Yok efendim senarist/yönetmen bilerek böyle çekmiş, filmin güzelliği burada, vs. hikaye bunlar, yemezler!!! Yok filmi 2-3 kere daha seyretmek lazım, yok şu şu kitabı, forumu, sitede yazanları okumak lazım… Hadi yaa, ben niye düşünememiştim bunu!! Adam bir seferde her şeyi anlatacak şekilde film çekemesin, onun eziyetini ben çekeyim. Keyfe bak!

Tabii ki filmdeki her detayın, her olayın tek seferde anlaşılamayacağı kurgusu karışık, ama güzel filmler de olabilir, buna bir nebzeye kadar itirazım yok. Ama şimdi örnekleri verince anlaşılacaktır, bunu bir de zevk için yapan yönetmenler var. Misal: David Lynch’in “Lost Highway-” filmi tam da bu kategoride olup, yönetmenin başarısı, filmin tarzı, vs. benim açımdan hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü maalesef seyircinin genelinin (bazıları bu tarza bayılmış olabilir, sanat için yapmış, benim için yapmasa da insan olan ben bayılırım buna diyebilir. Ama sonuçta bunu değerlendiren insan olduğuna göre bu da benim şahsi değerlendirmem) anlayamaması ve doğal olarak da anlayamamanın verdiği tatminsizlik (ki buna hayal kırıklığı, aptal yerine konma, vb. başka duygular da katılabilir) bir sonuç olarak değil bir amaç olarak ortaya konduğundan bunu yapan filmi sevme ihtimalim yoktur. Kasıtlı tavırlara kasıtlı olarak beğenmeme hakkımı sonuna kadar kullanırım. Ama bir “Memento-”, bir “Usual Suspects-”, bir “Twelve Monkeys-” gibi yapıtlar bu açıdan beğeni ve takdiri hak eden filmlerdir. Çünkü hem karışık bir kurguya sahip hem de bunu sonunda seyirciye de açan bir özgüvene sahiptirler. Burada özgüven ile kastım, sonunda senarist/yönetmen cesaret edip de konuyu bir yere bağlama, olayları kendince açıklama yolunu tercih etmiştir. Çünkü bu sayede bu tercihleri de eleştirilebileceğinden bence bu diğer tercihe göre daha fazla özgüveni gösterir ve daha çok takdir gerektirir. Bu konuda benzer bir film de (diğerleri kadar başarılı olmasa da) “Vanilla Sky-”dır (Her ne kadar orijinal film “Open Your Eyes-” denilse de ben ilk öbürünü seyrettiğimden benim için artık o “orijinal” oldu). Vanilla Sky filmindeki karmaşa, filmin sonlarına doğru insanın tüm filmi baştan sona gözden geçirmesine, kafasında tartmasına, yoksa şöyle mi, ama nasıl, vb. soruları film boyunca sormasına sebep oluyor (Hakkaten de yorucu bir filmdi, ama tatlı bir yorgunluk).

Film aslında birkaç olay dışında seyirciye her şeyi göstermesine rağmen bu noktada ana karakterin de hatırlayamadığı hususları göstermeyerek karakterin yaşadığı çelişkilere seyirciyi de çekiyor. Ve film işte bu çelişkilerle bitmiyor ve “Tech Support” gibi unutulmaz bir cümle ile filmin sonunda tüm karmaşa karaktere açıklanırken seyirciye de açıklanıyor. Hem film bittiğinde kafalarda temel konuda soru işareti kalmıyor (tabii ki bazı şeyleri hala tartışıyorsunuz) hem de senarist/yönetmen yaptığı işin hakkını veriyor ve büyük bir hünerle, cesurca bir kurgu ile konuyu toparlıyor; beğenilsin veya beğenilmesin, artık eserim budur diyor.

Bu tarza bazen Stanley Kubrick filmleri de girmektedir. Her ne kadar kendisi “2001: A Space Odyssey-” filmine bir son koymadığını, seyircinin düşüncesine açık bıraktığını söylese de bu durumu da bazen insan hoş karşılamayabiliyor. Hadi bu filmde çok değil ama bazen filmdeki giriş, gelişme sonrasında heyecanla sonunu nereye bağlamış diye beklerken (zaten film bu beklentiyi doğruyorsa ve beklentiyi karşılamıyorsa sorun) bir bakıyorsunuz filmin sonu yok, ya da güdük kalmış. Sonra insan ister istemez düşünüyor; zaten yönetmen mantıklı bir son bulabilseymiş koyarmış, becerememiş diye...

Özetle, bu türleri ben yutmuyorum yani... Hayatta zaten yeterince bilinmez varken ve zaman değerli iken, film boyunca anlatmayı başaramayan sonra da “bir iki kere daha seyret veya git bir yerlerden oku belki anlarsın” diyenlere veya kafa yorup emek harcayıp bitiremediği filmine “bi zahmet sen kafa yorup kendine göre buluver bir son” diyenlere cevabım: Oldu canım, ben seni filminle başbaşa bırakayım, eksikleri tamamlarsan çağırırsın, işim gücüm var...

Devam edecek...

Film Yorum 70 - Slumdog Millionaire

8/10

http://www.imdb.com/title/tt1010048/

Yönetmen: Danny Boyle , Loveleen Tandan

Oyuncular: Dev Patel (Jamal Malik), Anil Kapoor (Prem Kumar), Saurabh Shukla (Sergeant Srinivas), Rajendranath Zutshi (Director Raj Zutshi), Jeneva Talwar (Vision Mixer), Freida Pinto ( Latika)

Çocukluğu Mumbai'nin gecekondu mahallelerinde zorluklar içerisinde geçen Jamal Malik, bir telefon santarlinde çaycılık yaparak yaşamaktadır. Hindistan'da katıldığı "Kim Milyoner Olmak İster?" yarışmasında 20 milyon rupi kazanmasına sadece bir adım kalmıştır. Ancak şova ara verildiğinde, bir sokak çocuğunun bu kadar büyük başarıyı hilesiz yapamayacağı düşüncesiyle tutuklanır. Suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan Jamal, kardeşiyle birlikte kenar mahallede geçen yaşamını, mahalle çeteleriyle olan ilişkilerini ve tek aşkı Latika’yı yeniden bulma çabasını anlatmaya başlar. Yarışmadaki her sorunun cevabı Jamal'ın inanılması zor ama gerçek hikayesini ortaya çıkartacaktır.

Artılar:
* Bu sene 8 dalda birden Oscar film, gerçekten de oldukça bilinen bir yarışma üzerinde oldukça sıradışı bir hikaye üzerine kurulu. Aslında sıradışı hikaye derken hayatta karşılaşılabilecek her türlü sıradan olay ve kişilerden güzel, masal tarzında bir senaryoya sahip.
* "City of God" tarzı bir konunun, katil yerine hırsız ile yer değiştirmiş, biraz daha hoş, eğlenceli ve doğu versiyonu diyebiliriz. :)
* Gerçi bundan daha fazlası da var filmde, hani Türk seyircisinin alışık olduğu acıların çocuğu, romantik aşk öyküsü, vs.
* Filmin senaryosu dışında kamera çekimleri, konunun akışı ve müzikleri de oldukça iyi. 2 saat sürmesine rağmen sıkılmadan seyredebiliyorsunuz.
* 3 kişinin değişik yaşlardaki halini canlandıran 3 ayrı oyuncu grubu hikayeyi çok güzel sırtlayıp götürüyorlar.

Eksiler:
* Hikayenin güzellikleri yanında, yarışmadaki şansıyla uyumlu gerçek hayattaki kaderi için de konuda yer yer fazla sırıtan bir talih/akış gözükebiliyor, hatta bildik Hint filmi tarzı bir yapıya bürünüyor :). Kardeşinin tutarsız hareketleri, kızı her yerde eninde sonunda bulabilmesi, halkın polis arabasındaki ilgisi ama sonunda tren garında ilgisizliği, vs.

06 Mart 2009

Film Yorum 69 - The Wrestler

6.5/10

http://www.imdb.com/title/tt1125849/

Yönetmen: Darren Aronofsky

Oyuncular: Mickey Rourke (Randy Robinson), Marisa Tomei (Cassidy),Evan Rachel Wood (Stephanie)

Randy ‘Ram’ Robinson isimli geçmişi başarılarla dolu olan Amerikan güreşçisi artık emekli olmuş, ufak tefek şovlarla ve bir markette çalışarak yaşamını sürdürmektedir. Ringe çıkmanın heyecanı, dövüşün adrenalini ve kalan hayranlarının sevgisiyle hayata tutunur. Ancak bir karşılaşma esnasında kalp krizi geçirince, doktoru, Randy’ye bir daha güreşmemesi gerektiğini söyler. Şov dünyasına bu şekilde zoraki bir veda eden Randy, hayatını nasıl devam ettireceğini düşünmek zorundadır.

Artılar:
* Amerikan güreşini zamanında bir şov mu, gerçek mi diye merak ettiyseniz bu merakınızı giderebilirsiniz. :)
* Güreşin arkaplanında olanlar, şov dünyasının boyalı yüzü ve sporcuların kullandık ilaçlar ile vücutlarını ne hale getirdiklerini de görebilirsiniz.

Eksiler:
* Bunun dışında, hayatta kaybeden bir güreşçinin yalnız, hüzünlü ve şov dünyasındaki hayatı bir film olacak şekilde fazla bir ilginçlik içermeden sunuluyor. Hele güreş/spor ile işiniz hiç yoksa, ilginizi hiç çekmeyebilir.
* Mickey Rourke oyunculuk açısından iyi iş çıkarsa da film vasatın üstüne çıkamıyor.

Film Yorum 68 - Sky Crawlers

6/10

http://www.imdb.com/title/tt1056437/

Yönetmen: Mamoru Oshii

Seslendirenler: Rinko Kikuchi (Suito Kusanagi), Chiaki Kuriyama (Mitsuya), Shosuke Tanihara (Tokino)

Modern mi değil mi ne idüğü belirsiz :) bir dünyada, insanlık iki karşıt şirket altında toplanmıştır. Bunlar uzun süredir 1. Dünya savaşından kalma uçaklar ile gereksiz ve sonu gelmez çatışmalara girmektedir. Ancak savaşan pilotların çoğu hiçbir zaman büyümeyen ve çatışmalarda öldürülmedikleri sürece donuk bir ergenliği sonsuza dek yaşamaya mahkum olan çocuklardır.

Geçmişinden pek bir hatırası olmayan, sadece uçmayı ve savaşmayı bilen Japon savaş pilotlarının en iyilerinden biri olan Yuichi Kannami ise yeni bir askeri hava üssüne terfi etmiştir. Fakat, burada içi rahat etmemekte olan Yuichi, hayatının anlamsızlığını fark etmeye başlar.

Artılar:
* Uçaklarda hoşlanıyorsanız CGI tekniği ile çekilen sahneler ilginizi çekebilir. Aynı kalkış, iniş, motor çalıştırma ve motor durma sahnelerini her on dakikada bir bol bol motor sesi ile veriyor, elde başka malzeme yok sanırım, ne yapsınlar. Artı diye başlayıp eksi diye yazdım, kendime hakim olamadım, sinirlendim. :)
* Standart bir anime gibi müzikler yine güzel.

Eksiler:
* O kadar anime seyrettik, anime anime olalı böyle kötü olmadı sanırım. Filmin yavaşlığı, senaryonun yetersizliği, konunun kopukluğu ile Yuichi'nin hayatındaki anlamsızlık aynen filme de yansıyor; seyrettikten sonra anlamsız bir film diyebiliyor insan.
* Bunun da sebebi konuda belirttiğim gibi filmin geçtiği genel ortam, bu çocukların özellikleri, niye savaşılıyor, vs. üzerine geniş açıdan olaylara bakmayıp son derece sığ kalması. (Bunun çok benzeri böyle sığ ve berbat bir film de "War of Worlds" idi). Üstelik 2 saat gibi bir uzunluğa rağmen bunu verememişler. Konudaki güzel yanlar ve gizem bile seyirciye verilmemiş, salayıp turşusunu kurmuşlar. Çünkü bir Japon romanından uyarlama olan bu film, sanırım konuyu herkesin bildiği, seyircilerin önceden romanı okuduğu şeklinde yersiz bir düşünce ile çekilmiş.
* Kokpit kapağını elle kapatan ama yakıt transferini otomatik yapan acayip bir teknolojik dünya.
* Filmde bir heyecan, bir kıpırtı, öne çıkan bir karakter, vs. hiçbir şey yok.
* Filmin sonundaki anlamsızlık sanırım filmin anlatmak istediği şey. :(
* Sonuna kadar baymadan seyredebilmek için klasik Japon gerçek zamanlı filmlerini (Dolls mesela veya Kurtlar Vadisi yavaşlığı) sevmeniz gerekli. İlk defa bir anime'de Japon filmlerindeki bu yavaşlığın kullanıldığını gördüm ve neden Japon'ların filmlerini değil de anime'lerini sevdiğimi anladım. :)

04 Mart 2009

Film Yorum 67 - Pride and Glory

7/10

http://www.imdb.com/title/tt0482572/

Yönetmen: Gavin O'Connor

Oyuncular: Colin Farrell (Jimmy Egan), Edward Norton (Ray Tierney), Jon Voight (Francis Tierney), Noah Emmerich (Francis Tierney Jr.), Jennifer Ehle (Abby Tierney)

Dört New York polisinin tuzağa düşürülerek öldürülmesi, tüm teşkilatı alarma geçirir. Manhattan Polis Şefi Francis Tierney, dedektif oğlu Ray Tierney’den davayı yürütmesini ister. Öldürülen polisler, Ray'in abisi Francis Tierney Jr. ve kayınbiraderi Jimmy Egan’la omuz omuza çalışmışlardır. Ray, olayın trajik ölçüde ters gittiği rutin bir uyuşturucu baskını gibi görünse de, incelemeleri sonucunda olaya teşkilattan birilerinin karıştığını ve bunun da ailesine dokunmakta olduğunu farkeder.

Artılar:
* Oyuncular dışında, ne senaryoda ne de akışta ilave bir çekicilik bulunmamakta.

Eksiler:
* Standart ve vasat bir kirli polis hikayesi seyretmekten bıkmayanlar bile 130dk. uzun süresi ile bıkabilirler.
* Bütün bu uzunluğa rağmen senaryoda karakterler üzerine (özellikle Ray'in geçmişi) fazla düşülmüyor, hatta sığ geçiliyor.
* Oyuncular iyi ama senaryo ve karakterlerin vasatlığı sebebiyle oyunculukların da vasat kaldığını belirtmek lazım. Hele Edward Norton'a bu rol, birkaç beden küçük gelmiş...
* Filmin daha ilk çeyreğinde, kimin ne olduğu belli oluyor ve film bu açıdan da bir beklenti oluşturmuyor.

Film Yorum 66 - Franklyn

7.5/10

http://www.imdb.com/title/tt0893402/

Yönetmen: Gerald McMorrow

Oyuncular: Eva Green (Emilia), Ryan Phillippe (Preest), Sam Riley (Milo), Bernard Hill (Esser)

Londra ve Meanwhile isimli iki ayrı şehirde paralel geçmekte olan öyküde, Londra'da oğlunu arayan bir baba, nişanlısı terketmiş Milo ve ölüm üzerine sanat eserleri ile uğraşan Emilia ile Meanwhile sokaklarında zorba idareye ve dinler arasında sıkışıp kalan insanlara karşı mücadele eden maskeli Preest'in yaşamları hiç beklemedikleri bir şekilde kesişecektir.

Artılar:
* Film, orijinal konusu ile uzun süresine rağmen (100dk) seyircide bir hayli ilgi uyandırmayı başarıyor. Benzer filmler ile kıyaslandığında da senaryosu başarılı. Sonunu da güzel toparlıyor.
* Oyunculuklar ve görsel öğeler de iyi.
* Filmin sonunda, film boyunca zaten nasıl bir kesişme olacak diye beklentinizin cevabı güzel veriliyor ve filmden sonra da bir süre konu üzerine düşünmenizi sağlıyor.
* "V for Vendetta" tarzında başlayıp "Magnolia" tarzında süren ve "? ve ?" tarzında biten bir film. :)

Eksiler:
* Senaryonun güzelliğine rağmen konunun anlatılış tarzı daha bir ustalıkla yapılabilirmiş. Benzer filmlerde böyle malzemeler çok daha etkileyici kullanılmıştı.
* Özellikle fazla yerel mekanların kullanımı, filmin daha etkileyici olmasını engellemiş gibi. Bir yönden gerçek dünya imajı verilmeye çalışılmış da olsa Londra'yı görmeyenler için bu çok da fark eden bir husus değil sonuçta. :)
* Meanwhile şehri de absürd dini inançlar yerine daha ilginç yaklaşımlar ile inandırıcı bir hale getirilebilirmiş. Ama seyredenler bilecektir, belki de bilerek Preest'in ruh hali için böyle yapılmış ve de sonuna yönelik bir mesaj olmuş da olabilir; bu açıdan güzel tabii ki...
* Filmin sunuluş tarzı, birbiri ardı sıra gelen kopuk sahneler ve sürekli düşünmeye sevk ettirmesi, bazıları açısından olumsuz olarak da nitelendirilebilir; düz akan bir film değil sonuçta ve yer yer kopabilir bazı seyirciler gelişme bölümünde.
* Filmin senaryosundaki ufak tefek mantık hataları da göze çarpıyor ama bahsetmeyelim, filmin sürprizini etkilemesin. Hemşire, temizlikçi, vs. :)