11 Kasım 2007

Zenginlik ve Fakirlik

Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak, insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek için bir köye götürdü. Çok fakir bir ailenin evinde
bir gün-bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:

"Yolculuğumuzu nasıl buldun?"
"Çok güzeldi babacığım" diye cevap verdi oğul.
"İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün değil mi?"
"Evet."
"Peki ne öğrendin ?"
"Şunu gördüm" dedi oğul:"Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına gelen bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim terasımız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor."

Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve çocuk ekledi:
"Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için teşekkürler babacığım!"

TOLSTOY

23 Şubat 2007

İnsan ne için yaşar - 1

Çok etkileyici iki şiir.
Üzerine düşündükçe yazacak çok şey çıkacak bakalım...

<---------------------------------------------->

Buluşmak hayat denen sebepsiz savaş için,
Yaşamak en sonunda dikilen bir taş için..
Bütün ızdırapların işte korkuncu bu!
Bir avuç toprak olmak düşünen bir baş için.

Bizi ister bir toz yap savur mahşer yerinde;
İster sürü çöp gibi tufanların yelinde.
Sonunda bir varlığa ulaştır da Allah'ım,
Bırakma tabiatın merhametsiz elinde!
O. Seyfi Orhon

<---------------------------------------------->

Çocukken haftalar bana asırdı;
Derken saat oldu, derken saniye...
İlk düşünce, beni yokluk ısırdı;
Sonum yokluk olsa bu varlık niye?
NFK

Hayat Böyledir



Yıllar öncesinden,

Abidin Dino'dan mutluluğun resmine bir de Şevket Rado'dan hayata dair bir yazı ekleyelim...

Hayat Böyledir

Tanıdıklarımla görüşüyorum; bana dertlerini anlatmak yakınlığını gösteren sevgili okuyucularımın mektuplarını okuyorum; etrafımdakileri her vesile ile dinliyorum da dünyayı olduğu gibi, bize nasıl nasip edilmişse öylece kabul edene çok az rastlıyorum.
Dünya şüphesiz muhteşem bir senfonidir. Başka bir vesile ile de söylediğim gibi, böyle bir dünyada bulunmak bizim için emsalsiz bir talih eseridir. Bu güzel dünyadaki kısa misafirliğimizin çok iyi geçmesini; elemsiz, kedersiz sona ermesini elbette hepimiz istiyeceğiz. Ama, eğer öyle geçmiyor da zaman zaman üzüntülerimiz oluyorsa; hatta bazan bu üzüntüler bizi bu güzelim dünyadan soğutacak, yaşadığımıza bin kere pişman ettirecek dereceleri buluyorsa ne yapabiliriz? Hayat böyledir işte! deyip geçmekten, yaşamayı olduğu gibi kabul etmekten başka elimizden gelen bir şey var mı?
Üstelik öyle zamanlar oluyor ki, sadece sıhhatimiz yerinde olduğu için ne büyük bir saadet denizinde yüzdüğümüzü bilmiyor, bu saadetin büyüklüğünü takdir etmekten aciz kalıyoruz. Geçenlerde benim, üzeriniz afiyet, boynum tutulmuştu. Terli iken nasıl olmuşsa bir rüzgara maruz kalmışım. Tam dört gün başımı sağa sola, ama ne kadar, şöyle bir santim sağa ve bir santim sola çeviremedim. Bir kapı kanadı gibi bütün vücudumla sağa, sola dönmeye çalışırken, "Hey Yarabbi" dedim, kendi kendime, "Meğer insanın yürümesi, koşması, oturup kalkması şöyle dursun, başını sağa, sola çevirmesi, o kadar rahatlıkla ve adeta hiç farkına varmadan yaptığımız bu basit hareket bile, meğer ne mühim bir mesele imiş!" Yalnız başımızın boynumuzun üstündeki ağırlığını hissetmemiz, onu rahatça sağa, sola çevirmemiz bile başlı başına, "Allaha şükürler olsun!" demek için kafi bir saadet iken, biz nasıl oluyor da çok zaman bunun farkına varmıyoruz?
Varmıyoruz işte, sevgili kardeşlerim, unutuyoruz; her şeyi unutuyoruz; hatta dünyanın bizim istediğimiz gibi, hadiselerin arzu ettiğimiz şekilde cereyan etmiyeceğini bile unutarak kederler içinde yuvarlanmaktan, dünyayı nefsimize zehir etmekten kendimizi alamıyoruz.
Halbuki bu dünyayı olduğu gibi kabul etmemiz lazımdır. Elemi ve kederiyle, zevki ve neşesiyle, olduğu gibi. Nedir bizi üzen şeyler? Ara sıra, kendi kendimize şöyle bir düşünelim. Belki hayattan pek çok şey ümit ettik, fakat ümit ettiğimizin ancak pek azına kavuşabildik. Belki iyi bir tahsil istiyorduk, fakat ahval ve şartlar buna müsaade etmedi. Kendimize bir meslek seçtik, fakat bu meslek bize beklediğimiz istikbali getirmedi. Sevdiğimiz bir kadınla veya hoşumuza giden bir erkekle evlenemedik de, kaderin bizi sevkettiği bir aile hayatı içinde kalmıya mahkum olduk. Çocuğumuzu yetiştirmek uğrunda harcadığımız gayretler ya bizim imkansızlıklarımız, ya onun gösterdiğimiz yola hevesle atılmaması yüzünden boşa gitti. Çok istediğimiz halde şu fani dünyada başımızı sokacak bir eve sahip olamadık da kira evlerinde dolaşmıya mecbur kaldık. Bütün hayatımız boyunca elimize toplu bir para geçmedi, daima kıtı kıtına yaşamak zorunda kaldık.
Bütün bunlar böyle oldu ise ne yapalım? Arada kendi kabahatimiz yoksa, yanlış bir adım atmamışsak, "Hayat böyledir işte!" deyip geçmekten başka elimizden ne gelir ki.
Şair Oktay Rıfat'ın ilk bakışta pek acayip görünmekle beraber benim çok hoşuma giden bir şiiri vardır. Orada der ki:

Hesap bilmem,
Muhasebede memurum.
En sevdiğim yemek imambayıldı,
Dokunur.

Bir kız tanırım: Çilli.
Ben onu severim,
O beni sevmez.

Hayat böyledir işte! İnsan hesap bilmediği, yahut hesaptan hiç hoşlanmadığı halde bütün ömrü boyunca birtakım hesap defterlerini tutmaya, rakamlar içinde boğulmaya mahkum olabilir. İmambayıldıyı pek sevdiği halde karaciğerindeki bir arıza yüzünden doktorlar bu en sevdiği yemeği dudaklarına değdirmekten onu meneder de, insan hiç sevmediği haşlanmış patatesle ömrünü geçirmek zorunda kalabilir. Dünyada o kadar güzel kızlardan, o kadar hoş delikanlılardan birini, insan deli gibi sevebilir de, öbür taraf bunun farkında bile olmıyabilir. Ne yapmalı? Yapacak bir şey yok. Hayat böyledir işte... demek lazım.
Şimdi pek meşhur olup dillerde dolaşan bir Fransız şarkısı, benim size saydığım gibi, birtakım olmaması lazım gelen veya istenmeden olmuş şeyleri birbiri arkasına sıraladıktan sonra, "C'est la vie - hayat böyledir işte" diye bitiriyor. Hakikaten eğer hayatın bir şarkısı varsa bundan başka bir şey değildir. Bu şarkı istediğimiz şeylerin, arzu ettiklerimizin bir hikayesi olamaz. Bu hikaye çok karışık, aklımızdan ve hayalimizden geçmiyen acayiplikler arasında, kederler ve üzüntülerden mürekkep siyah renkli bir sepetin içinde yer yer parlamak imkanını bulan pembe, eflatun, mavi kır çiçeklerinin latif hatırasından ibarettir. Üzüldüğümüz zaman güldüğümüz dakikaları, kederlere battığımız zaman neşeli anlarımızı nedense unutuyoruz. Halbuki hayatı bize sevdiren, yaşanılır hale koyan anlar yalnız o anlardır ve bunlar, yaşamak bizim için ne kadar üzüntülü görünürse görünsün, birbirini kovalamakta gecikmez. Hepimizin hayatında, yaşama kudretimiz pek düşük bile olsa, dünyada bulunmanın saadetiyle mestolduğumuz dakikalar pek çoktur. Bir şarkıyı hafifçe mırıldanmak, sevdiğimiz bir başı okşayıp öpmek, istediklerimizin hepsi olmamışsa bile bir kısmını elde ettiğimizi görüp sevinmek, bu tatlı dünyanın bize bahşettiği saadetlerin binlercesinden birkaçı değil midir?
Dünyada her şey daha fena olabildiği gibi daha iyi de olabilir. Kendimize ait işlerin daha fena olmasını nasıl önlemek bir dereceye kadar elimizde ise, elimize geçmiş olan iyiyi daha iyi yapmıya çalışmak kudreti de bize verilmiştir. Kendi halimizi fena görüp yaşamanın tadını almaktan nefsimizi alıkoyarken, halleri bizim halimizden daha fena olanları düşünelim. "Beterin beteri vardır" sözü, görmüş geçirmiş insanların edindikleri dünya tecrübelerinden sonra dudaklarından dökülmüştür.
Sonra unutmıyalım ki, fena olmak da nisbi bir şeydir. Siz kendi durumunuzun iyi olmadığından şikayet eder, eşinize dostunuza yanar yakınırken haline imrendiğiniz, onun gibi olmadığına esef ettiğiniz insanın başına öyle bir felaket gelir ki, siz o anda kendinizin hiç de ağlanacak halde olmadığınızı, hiç değilse imrendiğiniz o insandan daha iyi durumda bulunduğunuzu anlayıverirsiniz. Yer yüzünde milyonerler, krallar, sultanlar vardır ki, bunların saadetleri, yaşayışları herkesin iştahını kabartır. Fakat günün birinde bakarsınız, milyoner, bir otomobil kazasında uçurumdan aşağı yuvarlanıp kendisine saadeti temin eden her şeyi arkasında bırakıp gitmiştir. Siz fakir halinizle hayattasınız ve soğanı kırıp taze ekmekle yemenin saadetini lokma lokma tatmakla meşgulsünüz. Demek ki, ondan daha iyi imişsiniz. Yaşayışlarının pırıltısıyla sizin gözlerinizi kamaştıran krallarla sultanların günün birinde elektrik kontağına uğramış ampul gibi simsiyah kesildiklerini görür, şikayet ettiğiniz halinizin meğer onlardan da iyi olduğunu farkeder, Allaha şükredersiniz.
Hayat böyledir işte!.. Bu dünyada kim iyidir, kim fenadır; kim rahattır, kim sıkıntı içindedir; kim mesuttur, kim bedbahttır; kim güler, kim ağlar, belli olmaz. Gülmenin içinde ağlamak, saadetin ortasında bahtsızlık, sıkıntının arasında rahatlık, iyiliğin göbeğinde fenalık, hepsi birbirine karışmış olarak insanların hayatından geçip gider. Yalnız iyilik, hoşluk, sadece dirlik düzenlik insanlara vergi değildir. Hepimizin acıdan da, tatlıdan da nasibimiz vardır. Zaman olur, zehir zemberek bir biberle yanan dilimizin buzlu şerbetlerle tatlandığını, serinlediğini duyarak dünyadan alınması mümkün hazların en deriniyle mesut oluruz.
Hem karanlık, hem aydınlık; hem keder, hem neşe; hem gülmek, hem ağlamak hepsi, hepsi bizim dünya misafirliğimizde alnımıza yazılmıştır. Bütün mesele irademizi, iyi niyetimizi, yaşamak azmimizi, daha iyi olmak ve daha iyiyi bulmak hevesimizi kaybetmemekten ibarettir. Bunu yaptık mı, yapacak başka bir şey kalmadığı için hadiseler karşısında söyliyeceğimiz tek cümle şundan ibaret olabilir:

"Hayat böyledir işte!.."

Şevket Rado (Hayat Böyledir - 1966)

20 Şubat 2007

Hikaye 1 - İnsan ve Makine



Zamanında yazmışız biz, kirliliğin de küresel ısınmanın da sebebini...

-------------------------------------------------------------------------------
Robot üretim merkezindeki iki zeki insan, çocukca bir kavgaya devam ediyorlardı:
- O aptal bir makine!
- Beni delirtme Cem! Bu koca tesisi ve diğer merkezlerin hepsini kontrol eden Tr-Tek'e bu hakareti yaptırmam. O, şu andaki en gelişmiş, biyonik süper bilgisayarlardan biri. Üstelik onu bu hale getirenlerden biriyiz biz de.

- İkisiyiz diyecektin Sedat.

- Dalga geçme! Bu bilgisayarın yeteneklerini benden daha iyi bilmen gerek. Bu işe benden önce girmiştin.

- İşte bu yüzden onun, soğuk ve aptal bir makine olduğunu söylüyorum.

- Senin bu tesisde kalmaktan beynin sulanmış. Bir tatile çık. Nasıl olur da bu, kendi başına öğrenebilen, verileri analiz edip sorunları çözebilen, insan gibi konuşabilen hatta şaka bile yapabilen ve basit de olsa düşünme kabiliyeti olan bu teknoloji harikasına aptal diyebilirsin?

- Bütün bu dediklerin, sadece insan özelliklerinin basit birer taklidi olarak Tr-Tek'de var.

- Ama çok gerçekçi. İnsan gibi sohbet edebilirsin.

- Yanılıyorsun. O bir makine. Duyguları yok. Sadece basit taklit tepkileri var. Şuursuz bir cihaz. Hissedemez.

- İyi de, onunla en çok ilgilenen sensin. Onunla en çok konuşan da sensin. Buna ne diyorsun?

- Bunu yapıyorum çünkü, onun bu taklit özelliklerini ve aptallığını keşfetmek hoşuma gidiyor. Bu sayede vakit geçiriyorum ve onu deniyorum.

- Saçmalıyorsun! Tr-Tek harika bir makine.

- Sadece bir makine ama. Sen teknolojiye kendini kaptırmışsın. Onu bir insan gibi göremezsin. Hızı ve gereksiz trilyonlarca bilgiyi depolaması onu üstün yapamaz. İnsanın manevi yönünü, zekasını, içgüdülerini ve en önemlisi sezgi yeteneğini unutuyorsun. Bir makineye bunlar, basit bir seviyeden öte verilemez. Mesela, bir makine için "gül" sözcüğü sadece bilgi bankasındaki belli bir çiçeğin şekli ve onunla ilgili yazılı verilerden başka bir şey değildir. Sadece bunu bilebilir. Gülü gerçek manada anlayamaz, kavrayamaz, hissedemez. Hele ilham denen şeyi makineler hiç bilemeyecek. Bir gülün şaire vereceği ilhamı, bir bilim adamının, tak diye alakasız bir şeyden bir buluş yapmasını nasıl açıklayabilirsin ya da taklit edebilirsin. Biz bile, bunları tam olarak çözememişken ve kendimizi tam olarak anlayamamışken, düşünsene bizim kendi ürettiğimiz şeylere bunu nasıl verebiliriz? En azından, şu anda bunları modelleme kapasitemiz yok ki!

- Pekala, bazı dediklerin doğru olabilir. Henüz her şeyi tam olarak çözemesek de sibernetik oldukça ilerledi. Üstelik, gelecekte bu dediklerinin çözülemeyeceğini de kimse söyleyemez.

- Bu noktada da bazı tereddütlerim var. Şundaki ikilemi çözemiyorum, mantık hatası var gibi. 2 boyutlu bir nesne düşün ya da varsayalım bir canlı olsun. Onun için derinlik kavramı ya da 3. bir boyut bir bilinmeyen. Bir üst seviyedeki boyutu tamamen kavrama, anlama şansı yok. Bu biraz farklı ve benzerlik de yok diyebilirsin, ama bütün bunları düşünen ve makineleri yapan bir insan beyninin de, tüm üstünlüklerine rağmen kendini aşıp da üst seviyede kendisini tam olarak algılaması nasıl olabilecek? Düşünen sistem beyin kendisini algılayacak. Doğal olarak bir makineye koyacağın program ile buna mümkün diyebilirsin. Çünkü onu da sen yaptın, programını ve nasıl işleyeceğini de. Ama insan için böyle değil. İşin ilginci tersi de olabilir. Şöyle ki; bir programcı olarak bakarsan bu karmaşık insan sisteminde, hayal gücü, akıl vb. kompleks yeteneklere rağmen, bir şekilde, beynin düşünme yapısındaki bir düzen bile kendisini algılamasını tamamen engelleyebilir, bu yeteneğine sınır koyabilir. Tıpkı gelişmiş bir programa kendi sistemini tanıma özelliğini verirken basit bir döngüyle, istediğin bilgiye ulaşmasını tamamen engellemen gibi.

- Yine daldırdın bizi filozofça düşüncelere. Bu konulara girince çıkamıyoruz, uzatmayalım, o yüzden ana konuya dönelim.

- Aynen öyle işte, döngü atlıyor burada. Neyse, bak, biz de şu basit cihazları göklere çıkarıyoruz. Aslında, sanırım biz yaptık diye kendi çapımızda harika ve kusursuz görüyoruz onları ve laf söyletmiyoruz. Ama düşününce, sonuçta Tr-Tek de bir makine, bir taklit ürün, hissiz ve her makine gibi de aptal.

- Haksızlık etme. Dediğim gibi, bazı sözlerin bu zamanda doğru olsa da, en azından Tr-Tek'in aptal olduğunu kabul etmiyorum.

- Peki, o zaman. Sana ispatlayabilirim. Hadi ona bir soru sor.

- Ne gibi?

- Ona, Dünya'daki çevre kirliliğinin önlenmesi ve durdurulması için neler yapılabileceğini sor. Dünyanın her yeriyle bağlantısı var. Tüm verileri tarayıp analiz edebilir. Bunu yapabileceğini kabul ediyorum. En sonunda da, kendi algılama ve karar verme yeteneklerini kullanarak en mantıklı çözümün çıktısını versin.

- Bunu yapamayız. Biliyorsun, onu görev dışında kullanmamız yasak.

- Ama onun üzerinde test yapma yetkimiz var. Biz de bunu yapacağız. Bu tarama işi, onun en çok birkaç dakikasını alacak. Sonucu bulma işi de fazla uzun sürmez. Bu süre içinde de, üretimde çok ufak bir yavaşlama olacak o kadar.

- Tamam. Peki niye bunu soruyorsun? Cevabı biliyorsun zaten. Bunun birçok çaresi var. Sonuçta Tr-Tek en makul olanlarını bize söyleyecek.

- Ses ünitesi bakımda olduğu için söyleyemeyecek.

- Her neyse, çıktısını verecek. Senin bilmediğin bir çözüm de olabilir bu.

- Sen dediğimi bir yap. Onun verdiği cevabı sen kabul edersen, ben bilmesem de kabul edeceğim.

- Tamam, öyle olsun. Görelim bakalım.

- Hadi bakalım.

Sedat, koltuğunu otomatik ilerleterek kumanda paneline yaklaştı. Bu arada Cem, hafiften gülüyordu. Sedat işlemleri bitirince Cem'e döndü:

- Niye gülüyorsun?

- Yok bir şey, sen devam et.

Yaklaşık beş dakika sonra, bir kağıt, panelin kenarında açılan bir yerde belirdi. Sedat sevinçle kağıdı aldı:

- İşte cevap! dedi gülerek. Kağıdı okuyunca birden dondu kaldı. Yerine oturdu. Yüzü sararmıştı. Bir süre ses çıkaramadı.

- Ee, ne yazıyor? dedi Cem gülerek.

Sedat, bir ona bir kağıda baktı. Sonra öfkeden kızarmış bir vaziyette kağıdı buruşturup yere attı. Sinirle ayağa kalkarak:

- Aptal makine! Tam bir aptal!! diyerek çıkışa yöneldi.

Cem kahkahayla gülmeye başladığında Sedat çoktan dışarı çıkmıştı. Gülmesini keserek, uzanıp yerdeki kağıdı aldı. Daha önce de aldığı, çöpteki diğer çıktının yanına atmadan önce, kağıtta yazanlara göz attı:

"Yeniden sorulan sorunun cevabında, yapılan tüm incelemelere rağmen bir değişikliğe gerek görülmemiştir.

Cevap: Dünya'daki kirliliğin önlenebilmesinin tek etkili ve kesin çözüm yolu, kirliliğin temel kaynağı olan insan ırkının tamamen yok edilmesidir." Tr-Tek

--------------------------------------------------------------------------------

10-09-1998

08 Şubat 2007

Örümcek Adam

Aşağıdaki yazıyı "Spiderman" filmi gösterime girmeden kısa bir süre önce yazmıştım. Güzel bir yazı olduğunu düşünüp buraya koymaya karar verdim. Filmi seyrettikten sonra elbette bazı şeyler daha söylenebilir, ama olduğu gibi bırakıyorum. Sadece, film sonrası, arkaplandaki dramatik hikayenin beklediğimizden iyi verildiğini belirteyim. CB Örümcek Adam Örümcek Adamın filmi gösterime girmeden sizlere eski bir Örümcek Adam okuyucusu olarak biraz fikir vereyim dedim. Size Örümcek Adamın kısaca ilginç hayat hikayesini anlatayım, muhtemelen filmine göre çok daha faydalı ve eğlenceli bir yazı olacak, inanın bana. Öncelikle şunu söyleyeyim, filmlerin çizgi romanı birebir yansıtmayacağı ve o kadar da güzel olamayacağını yaşayan örneklerle gördük (Superman, Batman, X-men, yahu bunların hepsi "man" diye bitiyor, başka?..) Aslında Spiderman'in de eski bir filmi var ama tahmin edileceği gibi pek teknolojisi yeterli değildi. Neyse biz başlayalım Örümcek Adam’ın hikayesine. Oldukça sıradan olduğunu göreceksiniz. Millet Teksas Tommiks okurken, ben de ilk defa çizgi romanla Örümcek Adam sayesinde tanıştım. Çizgi romanların en ilgimi çeken yanı, ne bir kitap gibi her şeyi sizin hayal gücünüze bırakmaması (en azından kahramanın yüzünü bilirsiniz, tasvirleri okuyarak tasavvur etmeniz gerekmez) ve ne de bir film/çizgi film gibi ekrana bakarak gözlerinizi yormaması ve kareler arasındaki geçişleri sizin hayal gücünüze bırakmasıdır. Beyniniz, sahneler arasındaki boşluğu çok rahat doldurur ve aklınızda akıcı bir görüntü kalır. Bir de seslendirme efektleri ile düşünce balonları da olaya ayrı bir renk katar. Neyse, garip/fantastik/uçuk çizgi romanlar dışında bence çizgi romanlar hayal gücünün gelişmesi bakımından faydalı oluyorlar. Konumuza dönersek, yıllar yıllar önce çizgi roman okumayı bıraksam da simdi bazı hikayeler/filmler söyle film şeridi gibi gözlerimin önünden geçince şunu fark ediyorum. Çocukken çoğu film, çizgi film ve romanı bazen bilim-kurgu, bazen komedi bazen de işte söyle bir türden diye severek izlerdik/okurduk. Yalnız daha sonra bazı şeylere yıllar sonra siz değiştiğiniz için başka açılardan da bakıyorsunuz ister istemez. O zaman gördükleriniz değişiyor şimdi, halbuki içerikleri aynı kalsa da. Neyse NLP'ye girmeyeyim :) . Hala konuya dönemedik ama bağlıyorum. Mesela, Örümcek Adam da aslında çok ilginç bir hayat hikayesi var. Tamam, işte, her bölümde öyle He-man tarzı suçlularla savaşır, acayip güçleri vardır, falan filan, bunlar çocukken ilk göze batan ve bazıları için de hala öyle olabilir. Hikayenin bütününde aslında bir hayat hikayesinin küçük küçük işlendiği görülüyor (Aslında Örümcek Adam’ın ilk sayısı öyle zınk diye başlar, en azından Türkiye'de öyle olmuş, daha sonra ara ara nasıl bu güçlere sahip olduğu ve geçmişine değinilir).Örümcek Adam’ın arka plandaki hayat hikayesine girmeden önce her filmde olduğu gibi öncelikle şu "olağandışı" şeyleri fizik yasalarını da düşünmeden kabul etmek gerekli. Zaten tüm süper kahramanlarda böyle sıra dışı şeyler var, bu yine fazla değil. Bu temel varsayımları (basic assumptions) sıralarsak, ki nasıl anlamsız olabileceği konusunda eğlenerek de yazayım :): 1) Radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılınca süper güçler kazanıyor, nasıl yahu? Sormayın, oluyor işte, radyoaktif olması işi bitiriyor, siz anlamazsınız bu işlerden diyorlar kısaca... 2) Peki diyelim ki ısırılınca böyle oldu. Olanlar da şunlar: a) Örümcek kadar çabuk, atik ve güçlü oldu. Tamam, sonuncusuna da tamam. b) Örümcek hislerine sahip oldu. Bu gelişmiş 6. his ile tehlikeli bir şey olacağında, birinin niyeti kötüyse ya da bir şey ona saldırıyorsa kafası karıncalanıp yönünü ve şiddetine göre tehlikenin büyüklüğünü anlıyor. Karanlıkta, kurşunlardan kaçarken, gözleri kapalı iken, bomba, yıkılan bina vs, her tehlikeyi hissediyor. İyi de örümcekler de bu var mi yahu??? c) Mantıklı bir yaklaşımla, örümcek ağını, Örümcek Adam kendi suni olarak üretiyor ve mekanik bir sistemle bileklerinden fırlatıyor. Allahtan onu da vücudundan ürettirmemişler. Bu arada basma stili ve derecesine göre ağ birkaç çeşit olarak atılabiliyor. Öyle her babayiğidin harcı da değil ağ atabilmek. Biz parmakları öyle yaptıydık zamanında, bayağı zor oluyor! d) Gelelim esas yeteneğe. Aynen örümcek gibi duvarlara yapışabiliyor. Evet! Fizik kuralları işlemiyor. Örümcek tavanda nasıl durur bir duşunun, ayaklarındaki yapıyı ve duvardaki küçük çıkıntıları. Örümcek Adam o cüsseyle elbisenin altından bile duvara tutunuyor. Neyse, hikaye şöyledir ve muhtemelen film de böyle olmayacak:Kahramanımız Peter Parker anne ve babasını bir uçak kazasında kaybetmiş öksüz bir lise öğrencisidir. Ben amcası ve May halası ile birlikte yaşamaktadır. Parlak, zeki, utangaç ve çalışkan bir öğrencidir. Sosyal hayattan uzak ve içe kapanıktır. Belki de bu yapısından dolayı deneylerle uğraşırken bir gün radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılır. Sonra her şey değişmeye baslar. Sahip olduğu güçleri fark edince para ve ün için bir kostüm giyinerek TV şovlarına çıkmaya başlar. Derken bir gün stüdyo çıkışında polisin kovaladığı bir adam görür. Polis "Durdurun hırsızı" der ama o "Bu senin görevin, benim değil" diyerek ilgilenmez. Ama sonra amcasının evlerini soyan bir hırsız tarafından öldürüldüğünü görüp, hırsızı yakaladığında, o gün önünden kaçan ve yakalamadığı hırsız olduğunu görür. Hırsızı durdurabilecek gücü varken bunu yapmamıştır. Acı ders 1: Onu yetiştiren amcasının sözleri aklından bir daha hiç çıkmaz: "Büyük güç büyük sorumluluk gerektirir". Öğrenci iken sadece kendi sorunlarıyla uğraşırken, simdi sahip olduğu gücü iyiye kullanması gerektiğini acı bir şekilde fark etmiştir. Ne kadar iyilik yaparsa yapsın geçmişteki hatasını tamir edemeyecek olmasına rağmen. Teyzesiyle tek başına kaldığından geçimini sağlamak için bir gazetede serbest fotoğrafçılığa başlar. Artık hayatı asla eskisi gibi olmaz. İki ayrı kişiliği vardır. Ama ikisinde de mutlu olamaz. Sevdiği kız (Gwen Stacy) ile mutlu bir hayat sürmeyi düşünürken gizli kimliğini öğrenen bir düşmanı tarafından kız arkadaşı öldürülünce tüm dünyası yıkılır. Örümcek Adam olmak hayatını mahvetmiştir. Ama bu sorumluluktan asla kaçamayacağını da acı bir bedelle öğrenmiştir.Normal hayatında üniversite, arkadaşlar, ev kiracısı, gazetedeki patronu gibi bir sürü sorunla uğraşırken, bir çok suçlu ile de sürekli mücadele etmek halindedir. İlginçtir hiçbir kahramana Örümcek Adam’daki kadar fazla sayıda kötü karakter düşmez (Abartmıyorum elliden daha fazla düşmanı var bizimkinin). Her kitapta bu düşmanları ile mücadele ederken yavaş yavaş hayat hikayesi de ilerlemeye devam eder. Üniversitede kimya ile ilgilenmeye başlar, artık daha cesur ve dışa dönüktür, hayatta birçok tecrübe yaşamıştır. Yeni dostları ile bir çok olay yaşar. Bu arada Örümcek Adam’ın gazeteden geçim yolu da ilginçtir. "DailyBugle" isimli gazetenin patronu "J. Jonah Jameson" Örümcek Adam ve tüm kostümlü kuklalardan nefret eden biridir ve sürekli onların aleyhinde yayın yapar. Peter Parker da gazeteden parasını ancak Örümcek Adam’ın dayak yediği ya da kötü teşhir edildiği fotolarına alabilir. Yani otomatik makinesini uygun bir yere yerleştirip dövüş sırasında dayak yediği anlar denk gelen fotolarına para alır ve de kendi aleyhine bir yayında kullanılır. O yüzden halk tarafından pek sevilmeyen bir sürüngendir. Yolda yere düşse millet "Maskesini çıkaralım, belki ödül falan alırız" diye çullanmaya kalkar. Yaşlı bir kadının çantasını hırsızdan kurtarıp iade etse çantayı kafasına yer. Yani bu kadar karşı propagandaya maruz kalan başka kahraman yoktur vesselam. Örümcek Adam’ın kıyafetini değiştirmesi de derttir, öyle Superman gibi hızlı değil ki, bir yerlere gidip değiştirir; kıyafeti yırtılmaz değildir ve yırtılırsa yama yapar, kendi diker. Örümcek ağını da kendi keşfetmiştir ve kartuşlarının boşalma ihtimali de bir derttir. New York gibi gökdelenleri bol bir yer dışında yasaması da zordur. Örümcek Adam’ın başka hiçbir kahramanda olmayan inanılmaz bir espri yeteneği vardır ki gerçekten takdir etmek gerekir. En kötü anda bile ettiği laflar insani gülmekten kırar, rakiplerini deli eder. Internetten bulduğum bir iki tanesini yazayım, bunlarla idare edin: * Yumruk yeyince, "Rüzgar çarptı da nerede kalmıştık?" * Halk tarafından bir olaya müdahale edecekken yuhalanarak "Hey korkak ne işin var burada?" diyenlere:"İsteyene resim imzalayacağım, sıraya gir" * Hamile bir kadını aracından alıp araçların üstünde zıplayarak hastaneye yetiştirdiğinde:"Örümcek Adam ön adını söylesene çocuğuma vereceğim""Tabii Poindexter""?.. * Elektriği kullanan Elektro isimli birine "Elektro musun nesin canlı tel, yaklaş kısa devre yapayım" * Bir düşmanının tepesine çullanırken:"Sonra ne yapacaksın? Dünyayı mı ele geçireceksin? Altın yıldızları toplayıp prensesi mi kurtaracaksın?" * Bir sonraki sahnede rakip yere düştükten sonra:"Nasıl girişimi beğendin mi?" * Lağımda birini kovalarken de rahat durmaz söylenir:"Şu halime bak, başka kahramanlar, Muhteşem Dörtlü falan uçakları ile kötü adam kovalarlar, biz ise şu lağımda sürünüyoruz, pof bizimki de ne kahramanlık ama " * Otomatik ayarlı makinesinin çektiği fotoğraflarda hep Örümcek Adam’ın dövdüğü sahneler denk gelince:"Peter Parker oğlum, Örümcek Adam olarak aleyhine çalışıyorsun, para kazanman lazım, biraz da dayak ye" Velhasıl, kahramanımız yıllar içinde bir sürü şey yaşar. Bir ara güçlerinden kurtulmak için birçok şey dener. Bu arada Superman'den bile güçlü yeni yetenekler kazanır, daha fazla basına bela alır. Bazı arkadaşlarını kaybeder. Mary Jane Watson adında yeni bir kızla arkadaş olur. May halası bir düşmanına aşık olur. Kimliğini söyleyemediğinden bir şey yapamaz. Kirasını ödeyemediği için ev sahibine gözükmemek için damdan girip çıkmaya bile başlar. Sonunda hem üniversite, hem fotoğrafçılık hem de Örümcek Adam olmayı birlikte yürütememeye başlar. Bir sporcunun zirvede hayatına son verişine tanıklık ettiği hüzünlü bir macera sonucu kendi hayatında da bir karar verir. Hayatına devam edebilmek için çalışmalıdır ve güçlerinden kaçamayacağına göre de bu sorumluluktan hiçbir zaman vazgeçemeyecektir. Sonunda en çok sevdiği kimyayı bırakmaya karar verir ve başarılı bir öğrenci olduğu üniversitedeki mastırını su sözlerle bırakır."Bazen bir karar verirsiniz, tercih yanlış da olsa doğrusu budur, bedeli ne olursa olsun, geri dönüşü de yoktur."Ve "bazı insanlar başkalarının mutluluğu için kendi mutluluklarından vazgeçerler". Böyle büyük laflar ile kahraman moduna geçer yani :) Tabii hala devam ediyor çizgi romanı, ben liseden sonra koptuydum. Şöyle milletten ve internetten duyduğum kadarı ile son bölümlerinde önce kız arkadaşına kimliğini açıklıyor, sonrasında Örümcek Adam’ın hüzünlü hikayesine uygun bir şekilde suçlularla savaşmasının sonuçlarından dolayı da ayrılıyorlar galiba. Yani "Bedeli ne olursa olsun, gücünü iyilik amacıyla kullanmak sorumluluğuna" sadık bırakılmış yazar(lar) tarafından. Acıların çocuğudur zavallım :)) Böyle işte, yani öyle mutlu bir süper kahraman değil. Hatta bazen normal hayatı o kadar zor olup da maskesini takarak yaşam mücadelesinden uzaklaşmaya çalışan nev-i şahsına münasır bir insan karakteri. Bu yüzden de her okuyan kendinden bir şeyler bulmuş, ideal süper kahraman imajının bayması sonucu ilk çıktığı yıllarda tutulmuş bir karakter. Bunlar, maceraların yüzeyselliğinde kalmayıp da derine inen farklı bir bakış açısından görünenler. Bu şekilde düşünmek ve görmek benim hoşuma gitti, biraz renk kattı ve de sizlerle paylaşayım dedim. Filmi muhtemelen özel efektlerle görsel bir şov olacak ve -Amerikanın hep tarzı olan- herkesi kurtaran bir süper kahraman, kurtarıcı havasında olacak. Bunları da bilin öyle izleyin. 08.05.2002