23 Şubat 2007

Hayat Böyledir



Yıllar öncesinden,

Abidin Dino'dan mutluluğun resmine bir de Şevket Rado'dan hayata dair bir yazı ekleyelim...

Hayat Böyledir

Tanıdıklarımla görüşüyorum; bana dertlerini anlatmak yakınlığını gösteren sevgili okuyucularımın mektuplarını okuyorum; etrafımdakileri her vesile ile dinliyorum da dünyayı olduğu gibi, bize nasıl nasip edilmişse öylece kabul edene çok az rastlıyorum.
Dünya şüphesiz muhteşem bir senfonidir. Başka bir vesile ile de söylediğim gibi, böyle bir dünyada bulunmak bizim için emsalsiz bir talih eseridir. Bu güzel dünyadaki kısa misafirliğimizin çok iyi geçmesini; elemsiz, kedersiz sona ermesini elbette hepimiz istiyeceğiz. Ama, eğer öyle geçmiyor da zaman zaman üzüntülerimiz oluyorsa; hatta bazan bu üzüntüler bizi bu güzelim dünyadan soğutacak, yaşadığımıza bin kere pişman ettirecek dereceleri buluyorsa ne yapabiliriz? Hayat böyledir işte! deyip geçmekten, yaşamayı olduğu gibi kabul etmekten başka elimizden gelen bir şey var mı?
Üstelik öyle zamanlar oluyor ki, sadece sıhhatimiz yerinde olduğu için ne büyük bir saadet denizinde yüzdüğümüzü bilmiyor, bu saadetin büyüklüğünü takdir etmekten aciz kalıyoruz. Geçenlerde benim, üzeriniz afiyet, boynum tutulmuştu. Terli iken nasıl olmuşsa bir rüzgara maruz kalmışım. Tam dört gün başımı sağa sola, ama ne kadar, şöyle bir santim sağa ve bir santim sola çeviremedim. Bir kapı kanadı gibi bütün vücudumla sağa, sola dönmeye çalışırken, "Hey Yarabbi" dedim, kendi kendime, "Meğer insanın yürümesi, koşması, oturup kalkması şöyle dursun, başını sağa, sola çevirmesi, o kadar rahatlıkla ve adeta hiç farkına varmadan yaptığımız bu basit hareket bile, meğer ne mühim bir mesele imiş!" Yalnız başımızın boynumuzun üstündeki ağırlığını hissetmemiz, onu rahatça sağa, sola çevirmemiz bile başlı başına, "Allaha şükürler olsun!" demek için kafi bir saadet iken, biz nasıl oluyor da çok zaman bunun farkına varmıyoruz?
Varmıyoruz işte, sevgili kardeşlerim, unutuyoruz; her şeyi unutuyoruz; hatta dünyanın bizim istediğimiz gibi, hadiselerin arzu ettiğimiz şekilde cereyan etmiyeceğini bile unutarak kederler içinde yuvarlanmaktan, dünyayı nefsimize zehir etmekten kendimizi alamıyoruz.
Halbuki bu dünyayı olduğu gibi kabul etmemiz lazımdır. Elemi ve kederiyle, zevki ve neşesiyle, olduğu gibi. Nedir bizi üzen şeyler? Ara sıra, kendi kendimize şöyle bir düşünelim. Belki hayattan pek çok şey ümit ettik, fakat ümit ettiğimizin ancak pek azına kavuşabildik. Belki iyi bir tahsil istiyorduk, fakat ahval ve şartlar buna müsaade etmedi. Kendimize bir meslek seçtik, fakat bu meslek bize beklediğimiz istikbali getirmedi. Sevdiğimiz bir kadınla veya hoşumuza giden bir erkekle evlenemedik de, kaderin bizi sevkettiği bir aile hayatı içinde kalmıya mahkum olduk. Çocuğumuzu yetiştirmek uğrunda harcadığımız gayretler ya bizim imkansızlıklarımız, ya onun gösterdiğimiz yola hevesle atılmaması yüzünden boşa gitti. Çok istediğimiz halde şu fani dünyada başımızı sokacak bir eve sahip olamadık da kira evlerinde dolaşmıya mecbur kaldık. Bütün hayatımız boyunca elimize toplu bir para geçmedi, daima kıtı kıtına yaşamak zorunda kaldık.
Bütün bunlar böyle oldu ise ne yapalım? Arada kendi kabahatimiz yoksa, yanlış bir adım atmamışsak, "Hayat böyledir işte!" deyip geçmekten başka elimizden ne gelir ki.
Şair Oktay Rıfat'ın ilk bakışta pek acayip görünmekle beraber benim çok hoşuma giden bir şiiri vardır. Orada der ki:

Hesap bilmem,
Muhasebede memurum.
En sevdiğim yemek imambayıldı,
Dokunur.

Bir kız tanırım: Çilli.
Ben onu severim,
O beni sevmez.

Hayat böyledir işte! İnsan hesap bilmediği, yahut hesaptan hiç hoşlanmadığı halde bütün ömrü boyunca birtakım hesap defterlerini tutmaya, rakamlar içinde boğulmaya mahkum olabilir. İmambayıldıyı pek sevdiği halde karaciğerindeki bir arıza yüzünden doktorlar bu en sevdiği yemeği dudaklarına değdirmekten onu meneder de, insan hiç sevmediği haşlanmış patatesle ömrünü geçirmek zorunda kalabilir. Dünyada o kadar güzel kızlardan, o kadar hoş delikanlılardan birini, insan deli gibi sevebilir de, öbür taraf bunun farkında bile olmıyabilir. Ne yapmalı? Yapacak bir şey yok. Hayat böyledir işte... demek lazım.
Şimdi pek meşhur olup dillerde dolaşan bir Fransız şarkısı, benim size saydığım gibi, birtakım olmaması lazım gelen veya istenmeden olmuş şeyleri birbiri arkasına sıraladıktan sonra, "C'est la vie - hayat böyledir işte" diye bitiriyor. Hakikaten eğer hayatın bir şarkısı varsa bundan başka bir şey değildir. Bu şarkı istediğimiz şeylerin, arzu ettiklerimizin bir hikayesi olamaz. Bu hikaye çok karışık, aklımızdan ve hayalimizden geçmiyen acayiplikler arasında, kederler ve üzüntülerden mürekkep siyah renkli bir sepetin içinde yer yer parlamak imkanını bulan pembe, eflatun, mavi kır çiçeklerinin latif hatırasından ibarettir. Üzüldüğümüz zaman güldüğümüz dakikaları, kederlere battığımız zaman neşeli anlarımızı nedense unutuyoruz. Halbuki hayatı bize sevdiren, yaşanılır hale koyan anlar yalnız o anlardır ve bunlar, yaşamak bizim için ne kadar üzüntülü görünürse görünsün, birbirini kovalamakta gecikmez. Hepimizin hayatında, yaşama kudretimiz pek düşük bile olsa, dünyada bulunmanın saadetiyle mestolduğumuz dakikalar pek çoktur. Bir şarkıyı hafifçe mırıldanmak, sevdiğimiz bir başı okşayıp öpmek, istediklerimizin hepsi olmamışsa bile bir kısmını elde ettiğimizi görüp sevinmek, bu tatlı dünyanın bize bahşettiği saadetlerin binlercesinden birkaçı değil midir?
Dünyada her şey daha fena olabildiği gibi daha iyi de olabilir. Kendimize ait işlerin daha fena olmasını nasıl önlemek bir dereceye kadar elimizde ise, elimize geçmiş olan iyiyi daha iyi yapmıya çalışmak kudreti de bize verilmiştir. Kendi halimizi fena görüp yaşamanın tadını almaktan nefsimizi alıkoyarken, halleri bizim halimizden daha fena olanları düşünelim. "Beterin beteri vardır" sözü, görmüş geçirmiş insanların edindikleri dünya tecrübelerinden sonra dudaklarından dökülmüştür.
Sonra unutmıyalım ki, fena olmak da nisbi bir şeydir. Siz kendi durumunuzun iyi olmadığından şikayet eder, eşinize dostunuza yanar yakınırken haline imrendiğiniz, onun gibi olmadığına esef ettiğiniz insanın başına öyle bir felaket gelir ki, siz o anda kendinizin hiç de ağlanacak halde olmadığınızı, hiç değilse imrendiğiniz o insandan daha iyi durumda bulunduğunuzu anlayıverirsiniz. Yer yüzünde milyonerler, krallar, sultanlar vardır ki, bunların saadetleri, yaşayışları herkesin iştahını kabartır. Fakat günün birinde bakarsınız, milyoner, bir otomobil kazasında uçurumdan aşağı yuvarlanıp kendisine saadeti temin eden her şeyi arkasında bırakıp gitmiştir. Siz fakir halinizle hayattasınız ve soğanı kırıp taze ekmekle yemenin saadetini lokma lokma tatmakla meşgulsünüz. Demek ki, ondan daha iyi imişsiniz. Yaşayışlarının pırıltısıyla sizin gözlerinizi kamaştıran krallarla sultanların günün birinde elektrik kontağına uğramış ampul gibi simsiyah kesildiklerini görür, şikayet ettiğiniz halinizin meğer onlardan da iyi olduğunu farkeder, Allaha şükredersiniz.
Hayat böyledir işte!.. Bu dünyada kim iyidir, kim fenadır; kim rahattır, kim sıkıntı içindedir; kim mesuttur, kim bedbahttır; kim güler, kim ağlar, belli olmaz. Gülmenin içinde ağlamak, saadetin ortasında bahtsızlık, sıkıntının arasında rahatlık, iyiliğin göbeğinde fenalık, hepsi birbirine karışmış olarak insanların hayatından geçip gider. Yalnız iyilik, hoşluk, sadece dirlik düzenlik insanlara vergi değildir. Hepimizin acıdan da, tatlıdan da nasibimiz vardır. Zaman olur, zehir zemberek bir biberle yanan dilimizin buzlu şerbetlerle tatlandığını, serinlediğini duyarak dünyadan alınması mümkün hazların en deriniyle mesut oluruz.
Hem karanlık, hem aydınlık; hem keder, hem neşe; hem gülmek, hem ağlamak hepsi, hepsi bizim dünya misafirliğimizde alnımıza yazılmıştır. Bütün mesele irademizi, iyi niyetimizi, yaşamak azmimizi, daha iyi olmak ve daha iyiyi bulmak hevesimizi kaybetmemekten ibarettir. Bunu yaptık mı, yapacak başka bir şey kalmadığı için hadiseler karşısında söyliyeceğimiz tek cümle şundan ibaret olabilir:

"Hayat böyledir işte!.."

Şevket Rado (Hayat Böyledir - 1966)

Hiç yorum yok: